BAŞBUĞ

EMİN ÇÖLAŞAN
6 NİSAN 1997 - HÜRRİYET GAZETESİ
 
Cuma gecesi evdeyim. Televizyonun karşısına oturmuşum, Prof. Dr. Celal Ertuğ’un "Çözümsüz Demokrasi" isimli, Bilgi Yayınevi tarafından yayınlanan kitabını okuyorum. Ertuğ kitabında siyasî anılarını çok güzel bir üslupla anlatıyor.
Yıl 1960... Celal Ertuğ hem Tıp fakültesinde hoca, hem de başbakanlık doktoru. Dönemin başbakanı Adnan Menderes’in de özel doktoru.
27 Mayıs İhtilâli oluyor ve ihtilâlcilerden Kurmay Albay Alparslan Türkeş çok büyük yetkilerle Başbakanlık Müsteşarlığı görevine başlıyor. Ertuğ’un görevine son verilmiyor. Verilmediği gibi, bu kez de Türkeş’in özel doktorluğunu yapmaya başlıyor. Hem onun, hem de Türkeş ailesinin.
Celal Ertuğ kitabında bu ilginç anılarını anlatıyor. Bir gün Türkeş ağır bir hastalık geçiriyor. Yüksek ateşle kendini kaybediyor. Doktorlar başucunda farklı şeyler söylüyorlar. O haliyle bir an kendine geliyor ve Ertuğ’u kastederek, "Doktor Bey ne diyorsa onu yapın" diyor.
Doktorlar dönemin güçlü adamının sözlerini duyunca "Emir emirdir" deyip öyle yapıyorlar!
Bu sayfaları okurken 37 yıl önceye dönüp ihtilâlin güçlü albayını hasta yatağında düşünüyorum. Tam bu sırada ekrandan bir haber veriliyor :
"Türkeş öldü."
Şaşırıp kalıyorum.
Alparslan Türkeş siyasete kurmay albay üniformasıyla, bir ihtilâlci olarak 1960 yılında girdi ve bir daha kopmadı. Demek ki tam 37 yıldan beri bu işlerin içindeydi.
Milyonlarca insanın gerçek anlamda "liderliğini" ve "önderliğini" yaptı.
Bizim anladığımız anlamda sıradan bir parti başkanı değildi. Dikkat edilirse, bugünkülerin pek çoğu sıradan genel başkanlardır. Oysa "genel başkan" ayrıdır, "lider" ayrıdır.
Türkeş, partisinin genel başkanıydı ama aynı zamanda bir liderdi.
Elinin altında büyük kitleler vardı. "Vur" dese vuracak, "Öl" dese ölecek kadrolara sahipti.
Geçmiş yıllarda, kendisiyle mahkemelik olmuştuk. Yazdığım bazı yazılar nedeniyle beni mahkemeye vermişti. Birbirimizden kesinlikle hoşlanmazdık.
Ancak zaman geçti, ülkemizin koşulları değişti ve yazılarım nedeniyle Türkeş beni telefonla kutlamaya başladı.
"Sayın Çölaşan bugün çok güzel yazmışsınız. Sizi tebrik ediyorum. Kaleminiz hiç susmasın..."
PKK olayına, Kürtçülük tezgâhlarına, ülkemizin bölünmez bütünlüğüne hemen hemen aynı pencereden bakıyorduk.
Yolsuzluk ve hırsızlık olaylarında da görüşlerimiz aynıydı. Bazen bizim gazeteye gelir, uzun boylu konuşurduk. Sözü sohbeti yerinde insandı. Esprili, içten...
Son birkaç yıldan bu yana bana ve bazı gazeteci arkadaşlarıma örneğin yılbaşı ve bayram günleri hediyeler gönderirdi. Kravatlar, kalemler... Gazeteye sohbete geldiğinde de eli boş gelmez, küçük hediyelerimizi tek tek verirdi.
Onun telefon kutlamalarına muhatap oldukça, ondan hediye aldıkça kendi kendime düşünürdüm:
"Nereden nereye!... On yıl önce beni mahkemeye veren, çok büyük olasılıkla benden nefret eden bir insan, şimdi teşekkür ediyor..."
Burada bazı gerçekleri açıkça yazmayı faydalı görüyorum.
Birincisi, Alparslan Türkeş’in ilginç bir özelliği vardı. Bunu belki pek çok kimse bilmez. Büyük bir Atatürkçü idi. Ülkücü hareketi Atatürkçülükle özdeşleşmişti.
İnançlı bir müslümandı ama bazıları gibi müslümanlık tüccarı değildi. Din sömürüsü yoluyla oy avcılığına hiçbir zaman soyunmamıştı.
Nitekim, bir zamanlar MHP içinde yer alan ve dinci yönü ağır basan kesimler, daha sonra bu partiden kopup Muhsin Yazıcıoğlu’nun genel başkanlığı altında Büyük Birlik Partisi’ni kurdular ve refah çizgisine yakın düştüler.
İkincisi ve belki de en önemlisi, yaşadığı onca deneyimden sonra demokrasiden yana bir parti genel başkanı olmuştu.
1970’li yıllarda ülkücülerin sokağa itilmesinde ve çatışmalarda kan dökülmesinde, inanıyorum ki onun da sorumluluğu vardı. Ancak bunun sonuçlarının ülkemize yarar getirmediğini görmüştü.
Dikkat ediniz, son yıllarda Türkiye nice bâdireler yaşar ve çok zor günlerden geçerken, Türkeş kendi tabanını hep tuttu. Onları sokağa dökmedi. Buna izin vermedi.
Özellikle PKK terörünün yarattığı acı olayları hepimiz yaşadık. Şehit cenazelerini milyonlarca insanımız kaldırdı. Bütün bunlar olurken Türkeş sadece bir kez göz kırpsaydı, milyonlarca ülkücü sokağa dökülür ve gerçekten de kan gövdeyi götürürdü.
Bunu yapmadı, yaptırmadı... Çünkü sokağın tehlikelerini geçmiş yıllarda bizzat görmüştü.
Türkiye, Başbuğ’un ölümüyle en kıdemli, siyasetçisini yitirdi. Hayır, ondan daha kıdemli bir siyasetçi daha var. Osman Bölükbaşı.
Ancak yaşı 90’a yaklaşan Bölükbaşı şimdi köşesinde duruyor. Pırıl pırıl belleği, inanılmaz sohbetleriyle "dostlarından" biri olmakla gurur duyduğum Bölükbaşı, aynı zamanda Türkeş’in de en yakın dostlarından biriydi.
Alparslan Türkeş’i seversiniz veya sevmezsiniz. Taparsınız veya nefret edersiniz. Ama kabul edin ki, yakın tarihimize damgasını vurmuş ve geçmişteki hatalarından ders almış bir liderdi. Ülkesini seven bir Türk milliyetçisi idi. Ama ırkçı değildi.
Onun âni ölümü, sanıyorum Türk siyasetini epeyce sallayacak ve yeni gelişmelere neden olacak.
Allah rahmet eylesin.