GÜLE GÜLE BAŞBUĞ

TAYYAR ŞAFAK
8 NİSAN 1997
 
Cezaevi inkıtalarını saymazsanız, Türkeş’in isteği dışındaki bu ikinci yolculuğu. İlkini biliyorsunuz; Hindistan’a sürgün gitmişti.
O, olayı kendisinden dinledim.
Türkeş 27 Mayıs İhtilâli’nden sonra hem Millî Birlik Komitesi üyesi, hem de Başbakanlık Müsteşarı’ydı. Hem devlet, hem de hükümet başkanı olan Gürsel bir gün Türkeş’e, "Oğlum ben bunların hepsinin altından kalkamam. Sen gerekeni yap, önemli meselelerde bana bilgi ver" dedi. Türkeş de fiilen başbakan gibi çalışmaya başladı. "İhtilâlin Kudretli Albayı" lafı oradan...
Komitedeki fikir ayrılıkları ilk aylarda başladı. Bir grup baskın seçimle iktidarı hemen İsmet Paşa’ya devretmek istiyordu. Türkeş karşı çıkanlardandı.
Türkeş, "Ortalık yatışıncaya kadar Demokrat Parti yöneticilerini yurt dışına gönderelim..." diyordu. Karşısındakilerse lafa darağacından başlıyorlardı. Bir yandan da sözlerinden çıkmayacak hâkimler arıyorlardı. Gürsel’i de sürekli dolduruyorlardı :
- Türkeş bir gün Nasır rolüne soyunacak. Sizi de General Necip durumuna sokacak. Sizi ya öldürecek ya da tasfiye edip, bir yere hapsedecek.
İpler öyle gerilmişti ki, Millî Birlik Komitesi toplantılarında herkes tabancısını çıkarıyor, emniyetini açıp, masaya, elinin altına koyuyordu.
13 Kasım 1960 günü Türkeş için iyi başlamadı. Sabahın altısında kapısı çalındı. Dışarıda birkaç kişi vardı. Kimisi sivil, kimisi üniformalı askerdi. Bir zarf verdiler.
Türkeş zarfı açtı, içindeki yazıyı okudu :
"Milli Birlik Komitesi üyeliğinden azledildiniz. ikinci bir emre kadar evinizden çıkmanız yasaklanmıştır."
Türkeş o gün evinden çıkmadı.
Geceyarısını geçmişti ki, kapısı çalındı. Kapıda bir binbaşı, bir üsteğmen, birkaç da resmî ve sivil polis vardı :
- Efendim emir aldık, sizi götüreceğiz...
- Nereye götüreceksiniz?...
- Bilmiyoruz efendim.
- Ne yaptım ki götüreceksiniz?... Gece yarısı nereye gideceğim?... Gitmiyorum...
"Çaaat...." diye kapıyı suratlarına kapattı.
Dışarıdakiler zili çaldılar; olmadı; kapıyı yumrukladılar, olmadı; sonunda tekmeyle, omuzla kapıyı kırıp, içeri girdiler. Türkeş yine direndi. Bu defa itişip, kakışmaya başladılar.
Binbaşı ile üsteğmen, ikisi iki yandan Türkeş’in ellerini öpüyorlardı.
- Kurban olayım albayım, hayatın bizim teminatımız altında. Emir aldık, kusurumuza bakmayın.
Ev ana-baba gününe dönmüştü. Türkeş’in yaşlı annesi, eşi, beş çocuğu, hepsi yataklarından fırlamış, çığlık çığlığaydılar. Onların halini görünce Türkeş de direnmekten vazgeçti :
- Sizinle geleceğim; ama şimdi çıkın giyineyim.
Yanına hiçbir şey almadı. Evdekilerle vedalaştı, çıktı. Türkeş’i Ayaş tarafındaki Mürted Hava Üssü’ne götürdüler. Orada bir odaya hapsettiler. Odada bir yatak vardı, bir masa, bir de iskemle...
Sonra Millî Birlik Komitesi’ndeki arkadaşlarından bazılarını da getirdiler. Hepsi 13 kişiydi, bir de Türkeş, 14... O yüzden onlara "14’ler..." dedik.
Bir gün Türkeş’e bir zarf verdiler. İçinde "Emekliye ayrıldınız..." yazısı vardı.
Bir başka gün "Hindistan’daki Türkiye Büyükelçiliği’ne müşavir tayin edildiniz; hazırlanın yurtdışına gidiyorsunuz..." dediler...
Esenboğa Havaalanı’na götürdüler. Çevresi asker ve polis doluydu. Türkeş’i en çok şaşırtan havaalanındaki karşılaşmaydı. Eşiyle beş çocuğunu alana getirmişlerdi. Bir haftadır görüşmüyorlardı. Kucaklaştılar...
Sonra PANAM uçağı ve Yeni Delhi...
O gidişin bir dönüşü olacağını hep biliyorduk.
Ama bugün farklı...
Güle güle Başbuğ..... Seni özleyeceğiz...