ALPERENİN HABERİ GELDİ

AHMET KABAKLI
 
Güzel Türkeş’in vefatını, 5 Nisan Cumartesi sabahının şaşkınlığı içinde, yarı kavramış, yarı inanmış, birtakım sözler ve görüntülerle haber aldım.
Türk edebiyatı Vakfı’nda elinizde olan, Mayıs 283 sayılı Türk Edebiyatı dergimizi hazırlamak için toplanmışız. Hepsi de aynı memleketsever ruhta gençlerle düşünceler devşiriyor, yazılar okuyor; sevgi edebiyat, sanat dünyamızı her ay, yeniden kuruyoruz.
İşte öyle bir günde topluluğumuz, taze kaybettiğimiz millet kahramanı alperen Türkeş’le, hatıra yenilemek, sevgide, matemde daha fazla derinleşmek bize teselli oldu. Duygularımızı paylaşan .... ehli insanlarla, yüz yüze veya telefonlarla taziyeleşmek üzre sanki kendiliğinden bir araya gelmiştir.
Servet Kabaklı, bilmem ne için gittiği Urla’dan arıyor; yanında ağlamaklı sesler, "Ne yazacaksın amca!" lı sorular. "Bir satır yazmaya bile gücüm yok Servet..." diyorum. "Ama senden beklerler amca!" diyor. Yanındaki arkadaşlarının sesleri o mateme gözyaşlarıyla katılıyor.
Meğer Servet ve arkadaşları, O’nu, 10 gün önce, Ankara’da en son görenlermiş. Cennetmekân Galip Erdem’in cenazesine, Ankara Kocatepe’ye gitmişlerdi ya... İşte Servet o cenaze kalabalığı içinde, arkadaşı (İsa Yusuf Bey oğlu) Arslan Alptekin’i ararken camiden çıkan Alparslan Türkeş Bey’le yüz yüze gelmiş. Korumaların engeline rağmen yanına çağırmış. Elinden sımsıkı tutmuş da :
Servet! Sen eskisi gibi çok görünmüyorsun! demiş. Bak! Bu dünyada ölüm var. Helalleşmek de lâzım. Gel seni öpeyim! Amcana ve babana selâm et! Diye adeta keramet söylemiş. İşte bize duyurulan son sözleri, son haberi...
Günümüzün dava ve gönül adamı Türkeş ,inanılmayacak kadar uzun gelecek asırlara seslenmekte olan bir alperendir. Kesinlikle biliniz : Milletinin tarihini yaşayıp yaşatanların, ona yön verenlerin önündedir.
Arkadaşlarla, işte bu derin hasretler ve bu geniş boyutlar içinde görüşüyoruz : "Tabii, Türk Edebiyatı Dergisinin Mayıs sayısı Türkeş’e ayrılacak. Kapağa bir resim, bir de, resmi mânâlandıracak mısralar lâzım."
Onunla, ömrümüzü, dergimizi, vakfımızı dolduran, onun feyizli, hareketli günlerini; onun adi kinlere, kahra, zulme uğratıldığı acı günlerini yansıtan resimler, belgeler çok bizde çok ama mısralar?
Sevgili öğrencilerimden, Yrd. Doç. Dr. Mehdi Ergüzel, gerekli mısraı bir anda buluverdi. "Hocam, "Alp-Er Tunga" dedi.
Yani en eski Türk Destanı Alp-Er Tunga’dan kalan; Firdevsî’nin Şehnâme’sinde "Efrasiyab" adıyla, Türk kahramanlarının başı olarak zikredilen Alp-Er Tunga... Evet, Alp-Er Tunga destanından, en eski edebiyatımıza birkaç dörtlük kalmıştı ki, kara yasla yakasını yırtan Türk beğlerini sanki şiirle resmediyordu.
Alp Er Tunga öldü mü?
Isız acun kaldı mı?
Ödlek öcün aldı mı?
İmdi yürek yırtılur.
Bakınız, inanılmayacak kadar kısa, sade, o ölçüde yakıcı mısralar bunlar. Belki milattan önce söylenmiş, Şehnâme gücünde bir Türk destanından, uçsuz bucaksız Asya’nın kimbilir hangi uzak hafızasına konup Kaşgarlı Mahmud aracılığıyla günümüze aktarılmış. Ama öyle güçlü mısralar ki...
İşte kendisine yakışan bir Alp-Er Tunga" veya "Alp-Arslan" bulundu mu gönülleri, şimşekleyip gözler yaşartan o mısralar halkın bağrından doğuyor. Lâyık olan alpereni buluyor. Bu sagunun (ağıt) sadece şu dört mısraını anlamak bile müthiş! Ölüm trajedisinin ve kahraman hasretinin ne demek olduğunu başlara vura vura anlatıyor.
"Alp-Er Tunga öldü mü? Dünya, sahipsiz, bomboş kaldı mı? Ödlek (felek) öcün aldı mı? İşte yürek yırtılıyor." (Buna dayanamıyor)
Edebiyatımızda Bâki’nin "Kanuni Mersiyesi", Şeyh Galib’in "Esrar Dede" hasreti gibi çok güçlü ağıtlar var. Ama şu dört mısraın, çocukluğumdan beri içime verdiği dehşeti, hiçbir dünya şiirinde bulamadım. Bu yüzden, en eski Türk kahramanı gibi, yitirdiğimiz son kahramana da çok yakıştı. Bilge Alparslan için başımızı taşlara vurmak değil ama, başımızı ellerimiz arasına alıp düşünelim.
Memleketimizin şu karışık devrinde Türkeş, ölümüyle dahi inşallah, millî birliğimizi bütünleştiren, bir yüce ruh olacaktır. Çünkü gençliğimizi, tâ 1944’lerden bu yana, Kur’ân, bayrak, devlet, millet, vatan ve tarih sevgisinde odaklaştıran ama değeri bilinmeyip Tabutluk işkencelerine uğratılan alperen odur. Yazık! Çektiği onca cefalara rağmen Devlete asla küsmemeyi bize öğreten yine odur. Rabbime şükür! Peygamberimden şefaat, Cenabı Hakk’tan rahmet olsun milletime ve Alperen’e.
BİR ALPERENLE BERABER YAŞADIK
"Alperen" benim tasarladığım ve bugünün milliyetçisine örnek gösterdiğim önder tipidir. Dinde, siyasette, zenaatta, şiirde, ahlâkta, savaşta, sevgide ve barışta tarihimizin tanıdığı Alperenlerden unutulmaz simaları bu dergide iki yıldır yazmaya çalışıyorum.
Bu konuyu milliyetçilik’le kaynaştırdığımızda esas olan şudur : Biz, (daha önce sözkonusu olmadığı için) milliyetçilik görüşlerini 1789 Fransız İhtilâli’nin etkileriyle, Tanzimat’tan sonra tanıdık. Daha doğrusu, Türk devletine 500 yıl bağlı olduktan sonra Batı’nın bizden koparmak istediği, Hristiyan, Musevî unsurların bizi icbar edişleriyle milliyetçiliği düşünüp uygulamaya mecbur kaldık. Dolayısıyla kendi milliyetçiliğimiz onlara tepki olarak doğdu. Demek ki bu konuda fikir ağırlığı, Batı’ya ve gayrimüslim azınlıklara duyduğumuz tepkilerle oluşmuştur. Bu yüzden tepkiler değiştikçe, milliyetçiliğe bakışımız da değişip, hâl ve zamana gör şekil almıştır.
Demek ki bugünkü milliyetçiliğimiz, tıpatıp Ziya Gökalp’ın, Mehmed Akif’in hatta Mümtaz Turhan’ın ileri sürdüğü görüşler değildir. Bunların hepsine dayanmakla beraber, eskilerin bir kısmını reddeden bir kısmını ise daha ısrarla vurgulayan günümüz milliyetçiliği ortaya çıkmıştır.
Bir kısmı zaman zaman yasak olan, inkar edilen veya bilinmeyen, Turan, Selçuklu, Osmanlı, Cumhuriyet tarihlerine; dışımızdaki Türk dünyasına; yakın yıllara kadar bize meçhul olan (şimdi globalleşen ve küçülen) dünyaya, böylesine yaklaşılmadıkça ve dikkatli bakmadıkça, eski nazariye ve görüşlere, elbette sımsıkı bağlanmak mümkün olamaz.
Milliyetçilik, içinde yaşadığımız (çağda) hayat, ülkü, hedef ve eğilimlerin aynasıdır. Bu sebeple, mânâ ve maddede milleti sevenler de ayni amaca hizmet ederler. Ancak din, eğitim ve devlette milliyetçiliğin uygulanışları sayesinde ülkemizin bugünkü emel, duygu ve çıkarlarına varılabilir.
Başlıkta "Bir Alperen’le beraber yaşadık" diye yeni milliyetçiliğimizin, yeni çağımızın Alperen’i sözcüsü ve yol gösterici olan Alparslan Türkeş’i düşünüyorum. "Bir Alperen’le beraber yaşadık" : Çünkü 1944 Milliyetçiler hareketi’nden beri toplumumuzun gözleri onun üzerindedir. O gün söylediği için başı belaya giren Turancılık ülküsü, bugün Türkiye ve Türk dünyasının ümidi; dünyanın da beklentisi olmuştur. Biz Türkeş’in yaptığı tarihe şahit olduk. Türkeş’in düşüncede, eylemde, yaşayışta, ahlâkta nasıl bir milliyetçilik timsali olduğunu gördük. Bugüne kadar elbette onun farkındaydık. Ama ömrünü tamamladığı şu günlerde gidişine, sözlerine, eserine daha dikkatle bakıyoruz. Böylece Alperen ve millet ülküsünü yeniden daha iyi anlıyoruz.
Neydi Türkeş’te, çevresindeki fikir adamlarında ve ona inanan gençlikte, milliyetçi alperen vasıfları? Bu, hem temel örneklerini, büyük Peygamber’den ve ulu ecdattan alan, hem de imanı, ahlâkı ve öncülüğü ile çağımıza tıpatıp yerleşen bir hareket ve terbiye nizamı idi. Buna rahatlıkla Osmanlı Nizâm-ı Âlem ülküsü dahi denilebilir. Çünkü :
Asla ırkçı olmayan, başka ırkları kötülemeyen, küçümsemeyen, insanın Allah’ça onanmış ilâhî değerini tasdik eden, ama bu arada kültürü, sanatı, ilâhî tasarımları ile Türk ve Müslüman-Türk olan bir millete mensup olma şuurudur. Bir hizmet neşesi içinde Müslüman Türkü cihan üstünlüğüne layık görür. Dünyanın önüne geçmek gücünü milletine yakıştıran akıl ve his süzgecidir.
Bu neş’ede milliyetçilik ile alperenlik millet ile "başbuğ" aynı demokratik yapının bazen kişilerde, bazen toplumda tecelli eden görünüşleridir.
Halkın kendi kendini yönetmesi esas olduğuna göre, bu hedefe ülkü ve inancın aşkıyla varılır.
Fertte alperenliğin, toplumda millî şuurun Yunus şanında yücelttiği bu millet, zamanımıza katkıda bulunmak, çağa dayatmak, güçlüklerin üstesinden gelmek ve kendini âleme saydırmak için gelişmiş ve oluşmuştur. Bunun için tükenmez hazinemiz olan Allah’a, tarihe ve milletin cevherine önem verilecektir. O halde Alper Tunga’dan, Oğuz Han’dan, Orhun Anıtlarından başlayarak Turan tarihini bilecek ve yaşatacaktır. Anadolu’yu Türkleştiren destanı ile Alparslan’ı ve Selçuklu medeniyetini vatanda yeşeren bir gül gibi büyütecektir.
En az Roma İmparatorluğu heybetinde devlete, hukuk, sanat ve ahlâk haşmeti taşıyan Osmanlı devletini bugünkü varlığının hem sebebi hem de çaresi sayacaktır.
Türkeş’in getirdiği "Üç Hilâl", sarayında hayran olduğu, ciddiyet ve nizam, savaşı mûsikîyle güzelleştirdiği için seyretmeğe, dinlemeğe dayanamadığı mehter...
Bütün bunlar, çağımızda var olabilmek için tarihte bulabildiğimiz maddî manevî dayanaklardır. Geçmişine değer vermeyenlerin, geleceği olmayacağına dair nişanelerdir.
Dinimiz, soyumuz, tarihimiz, ahlâkımız... Bunlar aynı zamanda manevi olduğu ölçüde, maddi, iktisadî, askerî güçlerimizdir. Bunları yok etmeğe kalkarak Türkiye’yi kurtaracağınıza ve dünyanın hazinelerini kazanacağınıza dahi inandırılsanız, böyle bir şeyin aslı esası olamaz. Ahlâksız, tarihsiz ve imansız bir çağdaşlık, safsatadır. Maneviyeti de maddesi kadar sağlam olmayan bir kalkınma, bir nizam, bir askerî, ticarî, sinaî veya ilmî zafer dünyada görülmemiştir.
İşte Türkeş, alperenliğini, milletin cevherini teşkil eden o hazineler üzerine kurmuştur. Onun için ruhunu yeniden keşfettiği gençliği kendine ve görüşlerine bir ebediyet zemini yapmıştır. Milli kültürü ve edebiyat sevgisi çok yüksek olan alperen Başbuğ, Namık Kemal’in : "Fıtrat değişir sanma, bu kan yine o kandır" dediği nükteyi hakkıyla kavramıştır. Gelecek Türk liderlerinin hepsi bu gençlikteki Peygamber’e ve ecdada bağlı cevheri görmek zorundadır.
Türkeş politikada, hapishanelerde, tabutluklarda, kürsülerde gençler ile kaynaşırken, tarihimizi onlara tedris ederken, hasbetenlillah vatan sevgisi, ilerleme tutkusu, kalkınma heyecanı içinde şevk ve nur kaynağı olmuştur.
Midhat Cemal, Mehmet Akif’in mezarı başında söylenen : İstiklal Marşı’nı kasdederek "Kendi eseri ile toprağa gömülen ilk ölü" diyordu.
Türkeş de öyledir : Nitekim, inanılmaz sevgi, feragat, samimiyet ihtişamı ile Anıtmezar’ına konulurken, "Kendi eliyle yetiştirdiği milyonlarca gencin duaları, tekbirleriyle gömüldü" denilecektir.
Bu kadar lider gelip geçmiştir. Fakat milyonların gönlünde, sevgi, ahlâk, milliyetçilik aşkı bırakan, bunu nesillerden nesillere sürdürecek olan "Başbuğ" yalnız Türkeş’tir. Rahmete kavuşan alperenin, dipdiri ayakta olan eseri, demokrasi, millet sevgisi ve Türk devlet nizamı içinde abideleştirdiği bu gençlerdir.
Bir noktaya daha dikkat edin; onun için ağlayışlarda, anışlarda, peşinden koşuşlarda, mesafeler katederek tâ uzak köylerden, tâ öbür kıt’alardan geliş gidişlerde bir zerre resmiyet ve teşrifat; göze girme tutkusu veya menfaat yoktur. Birazcık korku, aldanmışlık, hile ve yapmacık tasası da Türkeş’le sevenleri arasına girmemiştir.
Bugüne kadar Ankara’nın görmeyi tasavvur bile edemediği, bu Çanakkale’de Mehmetçik gibi inançlı ama iddiasız büyük kalabalığı, milletin aslı olarak gösterişsiz ve nutuksuz anlamaya çalışınız.
CENNETE UĞURLARKEN, DUYGULAR
Düşünce âlemi, duyguları ve eylemleriyle kâmil bir "alperen" dediğim Türkeş’i, milyonların uğurlama gününde Tâ Bayındır Tıp Merkezi’nden alınıp, namazı kılındığı; kabrinin bütün vatan Türkistan, ve Kıbrıs toprağıyla örtüldüğü dakikaya kadar, onu gösteren TV’lere dalmışım, bir daha da gözümü alamamışım... Orada gördüklerim var, birlikte veya tek başına hatıralarım var, işittiklerim hissettiklerim, duyduklarım var.
Türkeş’in o her zamanki ferah ve mutlu gönlüyle Rabbimize teslim olacağı; milletini sevip hizmet edenlerin Allah katında dahi makbul tutulduğu şüphesizdir. İşte sanki onun cennet yolculuğunu kolaylaştırmak için, kabrinin üzerine Mekke ve Medine’den de birer avuç misk ü amber gibi Peygamber kokusu getirmişler.
Dikkat ettiniz mi: 8 Nisan Salı günü bütün Ankara (bugüne kadar hiçbir gün olmadığı ölçülerde, bir büyük ma’bet hüviyetine büründü. Karlar serpen gökyüzü uçsuz bucaksız kubbe idi. Oğuz Han’ın, bütün kıt’alarıyla yeryüzünü kaplamış halde gördüğü Kaf dağı heybetindeki bu kubbenin altında her taraf Kur’ân sesi idi, Tekbir’di, Selavat’tı, Mevlid’di, Beş vakit namazdı. Dünyanın dört bucağında onun için cenaze namazları kılındı. Türkiye’nin ve tekmil, Türk-ilinin... İslâm diyarlarının devlet, hükümet reisleri namazda, Türk âleminin gençleri ise duada, senada idiler. Bu millet büyüğü Başbuğ’un, Ankara’dan tutarak, Türklerin bulunduğu her yerde, (dahi yüz milyonlarca evde) dünya âleme böyle bir din günü yaşatması, bugünkü millet ve milliyet ufkumuzda, İslâmla Türk’ün birleşen ve birleşerek yükselecek olan bahtına, ayrı bir saadet müjdesi oluverdi.
Dinlediğim konuşmalar arasında, sayın Sadi Somuncuoğlu, yakışır bir karşılaştırma yaparak : Türk Ocakları, I. Cihan Harbinden önce kurulup, Çanakkale’nin ve İstiklâl Harbi’nin ruhunu hazırladı. Ülkü Ocakları da, (şu cenazede görüldüğü üzere) yükselecek Türkiye’nin müjdelerini veriyor mealinde konuştu.
Sevgili Başbuğ’un İslâmla, Osmanlı ile, yani öz benliğimizle daha fazla kaynaştırdığı Ülkü Ocakları milliyetçiliği ise inşallah artık acı günler görmeyecektir. Kılıcımızdan ziyade kalbimizin şehitsiz ve kansız zaferleri kazanılacaktır.
Konuşan dostlardan Namık Kemal Zeybek dahi, rahmetli Başbuğ’un tek parti diktası zulmüne uğratılan 1940 Türkçüleri ile beraber tabutlukları sırtlanırken gördüğü TURAN rüyasının, T.C.’nin, 21. yüzyılına inanılmaz bir Türk dünyası ve refah ufku kazandırdığı üzerinde durdu.
Sovyet Rusya’nın yıkılması gerektiğini ve yıkılacağını, 1944’ün bir avuç cefakeş milliyetçisi (Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Zeki Velidi Togan, Orhan Şaik Gökyay, İsmet Tümtürk, Hamza Sadi Özbek ve adını sayamadığım daha birkaç ölümsüz dava eri) ile birlikte ilk söyleyenlerden birisi Alparslan Türkeş’ti.
O, Alparslan Türkeş ki, onu ve arkadaşlarını, korkuları ve soysuzlukları yüzünden, "Türklük ve Turan rüyası gördüğü için, tam iştahla işkencelere atmışlardır...
O, Alperen Türkeş ki 27 Mayıs 1960’da, CHP’nin kışkırttığı ve soysuzlaştırdığı "27 Mayıs ihtilali"ne katılıp "kudretli albayımız" olması, Allah’ın milletimize bir lütfudur.
O, Başbuğ Türkeş ki, o zamanki CHP uyduları, kendisini ve arkadaşlarını sürgüne gönderdikleri için sonradan milletçe lânetlenmiş ve hacil olmuşlardır...
Millî kahraman Türkeş ki, 1980’de, ülkenin zayıf günlerinden istifade ederek iktidarı ele geçiren dedikoducu ve hasetçi diktatörler tarafından dört yıl daha intikam hapsine atılmıştır. İşte onlar da, ona zulmeden ABD’ci Sovyetçi korkaklar da sözde yaşadıkları halde, şimdi utançtan ölmüş durumda olsalar gerektir.
Merhum yüce dost ve milliyetçilik zaferimizin gazisi Alparslan Türkeş hakkında, daha kitap dolusu söyleyeceklerim var...
Onu tabutluklarda inletenler, Türk dünyası sevgisini, bu millete haram, İslâm dini Tekbir’ini, halkımıza yasak eden zavallılar da onlardı.
Türk gençliğinin, komünizmle, pek çok şehitler veren mücadelesini, yıllar boyu zindan acıları ile mükâfatlandıran ABD ve SSCB’ce yönlendirilmiş korkaklar... Vatanı istiklâlsiz bırakmak için, bugün hâlâ milletimizi demokrasisinden mahrum etmeğe kalkan cahil ve kaba cibiliyetsizlerdir.
Cenâb-ı Hakkın, merhum Başbuğ’u yakınına alarak verdiği bu son uğurlama dersini bu millete dokunan herkes inşallah anlamış olsunlar.
Türk gençliğinin, milyonlar hâlinde yaptığı "Geçmişin kin ve kötülüklerini unut! Geleceğin, millî, iktisadî, ilmî yükselişine kol kanat ver" şeklindeki bu güçlü ihtarı hepimiz iyi anlayalım.
Bizi devletsiz ve anarşi içinde bırakmaya kalkan medya ve parti mensupları da, umarım gerekli dersi alacaktır.