BAŞBUĞUMA TAHASSÜR
"OL ZATA TAHASSÜRDEN SANDIM Kİ ZAMAN AĞLAR, SEMÂVÂT VE ZEMÎN AĞLAR"

ALİ SÜER - İLAHİYATÇI
ALPARSLAN LİSESİ ÖĞRETMENİ

Milletlerin tarihinde büyük vatanperverler, kahramanlar veya millet şehitleri diye anılan insanlar, millet ruhunun, fertlerini her zaman kana kana doyurmaya kudretli kaynakları olmuşlardır. Bunlar millet mukaddesatının sahip ve bânîleridirler. Beşer tarihinde hedef ve hidayet sancakları, milletlerin afakında bir güneş, karanlık denizlerde kurtuluş fenerleri, hedefini şaşırmış toplumların Kutup Yıldızı olmuşlardır.
İnsanlık tarihinde şeref köşesini alan, getirdikleri ıslahta ve inkılapta ebedîlik, tesirlerinde beka bulunanlar onlardır.
Âdeta ümmetlerinin günahlarını kendi yok oluşları ile satın alan peygamberler misali, milletlerinin ıstıraplarını ideallerinin aşkıyla birleştirip mes’uliyet sevgisi halinde ruhlarına ve omuzlarına yüklenen onlardır. İdeallerimizle birlikte ıstıraplarımızın da yaratıcısı, ilke ve ülküleri halka sunup, sonra ona doğru götüren çetin hamlelerin en ön safında yürüyen de onlardır.
Onlar, milletlerine hizmetlerinin karşılığı nimet istemezler. Millet hayatında kalıcı ve ebedî eser vermek ihtirasına sahiptirler. Hayatta iken anlaşılamayan büyük varlıkları yok olduklarında anlaşılır.
Toplumlarının ıstırapları kendi ıstırapları olmuştur. Bu ıstırabı onlar derunî bir aşk halinde yaşarlar. Ölünceye kadar aynı fikir ve kanaatin, ilke ve ülkülerin sahibidirler. Hayatlarında çoğu kere darağacı, çarmıh, zindanlar ve zulümler vardır. Onlar bu sonlarını ilahî gayenin zevki ile birleştirirler. Bütün hayatlarını milletlerinin selâmetine feda olmaktan ibaret bir şehadet mertebesi telakkî ederler. İkbal mevkileri, onların sade hizmet için ve daha ulvî olan şehadet mertebesi için pek nadir görüldükleri yerlerdir. Onlar, milletlerinin sesi ve feryadı olarak, gökkubbenin altında ve arz-ı meskun üzerinde ebedî akisler uyandıran kahramanlardır. Onlar, tamamiyle millî tarihimizi teşkil eden bir mukaddes lahdin türbedarı gibidirler.
Muhteşem bir gençliğin, ilim ve irfanla vatan ve iman yolunda techiz edilmiş irfan ordularının serdarı onlardır.
Onlar sade bir zümrenin sesi ve heyecanı değil, topyekün bir milletin kalbi olmuşlardır.
İnsanı insan olmaktan çıkarıp Allah’a doğru yücelten ve hamiyet denilen kâbenin taşı onların kalbinde medfûndur.
Kendileri için ölümden de beter ıstıraplarla dolu hayatları, milletimiz için hayat kaynağı olmuştur.
Çocukluk rüyaları bitipte gençliğin ateşli fırtınaları başlayarak, fırtınalı bir hayattan sonra ölümün sakin kucağına sokuluncaya kadar her adımda ölmesini bilen, aşk ile mefahiri uğruna ölebilen, her devrin yaşanmaya değer yarınlarını hazırlayan abide şahsiyetler ve gerçek kahramanlar onlardır!...
İşte bu büyük kahramanlar, bu büyük mustaripler, mefkurelerini aşk derecesinde yaşama ve yaşatmaya çalışan, ruhlarının üstüne îlahi abide yapılan ebedîlerdir.
Başta yüce milletimiz olmak üzere bütün Türklük âlemi bir iman ve ihlas abidesi, bir kahramanlık timsali evladını, milletine ve devletine bağlılıkta emsalsiz büyük Başbuğunu kaybetmenin derin teessürü içindedir. Başbuğ Alparslan Türkeş Beyefendi evsafını belirtmeye çalıştığımız bu büyük kahramanlardan biriydi.
Bir milletin büyüklüğünü, kazandığı zaferlerden ziyade inançlarındaki samimiyet, yüce ülkülere bağlılık gibi hususlarda aramak gerekir. Kâinat fanusunu tevhid güneşi ile aydınlatan ve insanlığa hak ve hürriyetin şerefli yolunu gösteren yüce dinimizin asırlarca bayraktarlığını yapan Türk milleti, yetiştirdiği bu kahramanların mahir elleriyle, "İlay-ı Kelimetullah" gibi mihver bir idealin ilim ve iman tezgâhında nakış nakış dokuyarak Türk-İslâm medeniyeti gibi muhteşem bir medeniyeti kurarak destanlaşmış bir millettir. Fethettikleri coğrafyanın taşına toprağına silinmez damgasını vurmuşlar, üstün medeniyet ve insanlık ülküsü ile müslüman olan ve olmayan bütün toplumları cazibesi ve tesir sahası içine almışlardır.
Millî tarihimizde yaşanmış öyle olaylar ve bu olayların öncüsü öyle mümtaz şahsiyetler ve kahramanlar vardır ki bunların pek çoğu başlıbaşına bir şaheser, başlıbaşına bir destandır. Böyle bir geçmişin mensubu olan nesiller de bu parlak tabloları okudukça, bu büyük kahramanları tanıdıkça iman, aşk, kahramanlık, sabır, sebat, feragat, vefakârlık gibi ulvî duyguları onların yaşadığı gibi yaşamak, duymak, parlak geçmişlerinin bu ebedî değerlerini kendi zamanlarında da yaşatmak, bu sağlam temellere dayanarak zafer ve başarı dolu bir geleceğe doğru emin ve müstakim adımlarla ilerlemek ve yükselmek imkânlarını elde ederler.
Acaba bu toplumlara ve onların kılavuzu, Başbuğu olan kahramanlara yön veren, onlara hükmeden sır neydi? Onların ruhlarını saran ve azimlerini çelikleştiren kuvvet hangi kuvvetti?
Tarihin kulağımıza fısıldadığı ya da haykırdığı cevap şudur :
Yalnız ve sadece kendisine kulluk ettiğimiz, yalnız ve sadece kendisinden yardım dilediğimiz, Din gününün sahibi ve sultanı, Rahman ve Rahim olan, Alemlerin Rabbına olan mutlak bir iman ve kainâtın efendisi (s.a.v.)in O’ ndan getirdiği ilâhî mesaja teslimiyeti ve o ilâhî mesajı kıt’alar ve okyanuslar ötesine ulaştırma ülküsü!..
İşte bu iman, bu teslimiyet ve bu yüce ülküdür ki, onları basit ve alelade bir insan, basit ve alelade bir toplum olmaktan kurtarmış, kıt’alar ve okyanuslara ulaşan büyük büyük dünyalarına çıkarmıştır, inançta, kültür ve medeniyette beşeriyetin hilkat ve fıtratlarını yenilemiş ve neticede bütün Türklük ve İslâm âleminin iftihar ettiği, bütün bir beşeriyetin gıbta ettiği parlak tablolar ortaya çıkmıştır. Böylece Allah ve Rasulünün muhteşem ve kutsal emaneti bu asil ırkın elinde bir bayrak gibi taşınmış ve burçlarda dalgalanmıştır. Kültürümüzün bütün unsurlarında bu mirasın silinmez izleri hâlâ bütün ihtişamı ile yaşamaktadır.
Mensubu olmakla iftihar ettiğimiz yüce Türk milletinin bin iki yüz yıl uğrunda canını verdiği, kanını sebil ettiği iman, kurduğu yüksek medeniyet, geliştirdiği kültür, sahip olduğu birlik ve bütünlük hayatına karşı, o ihtişamlı vazife ve sorumluluk çizgisinden ayağının kaydırıldığını farkeden bir büyük dâhi, bir yüce ruhlu kahraman derhal harekete geçerek kendi kendine şöyle dedi : "Bazen bir küçük hareket yıllar sonra doğacak inanışı hazırlar. Ve bir kanaat, bir kıpırdanma, bir iman asırları sarsacak kutsal yönelişlerin ve hareketlerin başlangıcı olabilir. Vatanın ve milletin ve bütün bir ırkın geleceğini her göz göremez. Çünkü karanlıktır ati. Düşünmek bile bir korkudur ürkekler ve korkaklar için. Bu iş bir erkek işidir, bir aşk işidir, bir sevda işidir. Atiyi düşünmek zamanın şaşkın, haris ve süfli beyinleri; aciz, basiretsiz ve ahmak insanları için âdeta bir külfet. Bu kafalar için bu mesele bir rüya bile olamazken, uğrunda milyonların can verdiği, kanını sebil ettiği şu aziz coğrafya üzerinde yaşayanlardan atiyi düşünecek bir fedai çıkmaz iken, azametli bir tarihin bin küsur yıl besleyip büyüttüğü o muhteşem davayı ortaya koymak gerek. Bu dava birlik içinde ruhu yükseltme davası, bu vatan içinde bütün ve kâmil manası ile birliğe ve dirliğe kavuşan ruhların Allah’a yüceltilmesi davası. Bu dava Türk milletini ve bütün Türklük âlemini içinde bulunduğu mutsuzluktan kurtarma davası. Bunun için "Kurtarıcı" olmaktan başka çare yok. Bu ulvî mes’uliyetin altına girmem gerekir, bunu göze almam gerekir" dedi ve girdi.
Âlem nizamı içinde enginleşen ferdi mes’uliyeti çok çok aşan bir mes’uliyet davası, sorumlu olmak arzusu, bizi kurtuluşa eriştiren ve millete asıl mânâsını bağışlayan bir ülkü, belki de bütün ülkülerimizin kaynağıdır, her mefkürenin temelinde bir mes’uliyet duygusu vardır diyordu.
Asrımızın en önemli ve elemli problemi Türk vatanının, topyekün Türk insanının ve özellikle gençliğin problemi diye inanıyordu.
Kurtuluşunu özlediği, kurtarmaya talip olduğu neslin içinde bulunduğu durumu tahlil ederken şu tespitleri yapmıştı :
· Öylesine bölük bölük, öylesine parça parça olmuş bir nesil ki kendisinden başka herşeye hayran!...
· Öylesine bir nesil ki, yarım asır içinde sırasıyla Fransız, İngiliz, Alman ve Amerikan hayranlığından usanmayan ve utanmayan, kendinden ve yüce değerlerinden kaçan, şahsiyetini yitirmiş,
· Öyle bir nesil ki metafiziğini kaybetmiş, aklın ulaştığı bu hakikate hasret, ilkesiz, ülküsüz, ölçüsüz bir nesil!
· Öyle bir nesil ki, bir mânâda dilsiz, kendi dilini bilmiyor.Sanatını kıpkızıl şehvete bulaştırmış, şiirinde, sinemasında, musikisinde hayvanî iştihalar kabarmış, sanatçısı kalmamış ve hayat damarlarından biri kurumaya yön tutmuş!
· Öyle bir nesil ki hâli mazîsine garazkar ve dargın, genci yaşlısına, şehirlisi köylüsüne yabancı, cahili münevveri ile ilgisiz, serveti sefaletini sömüren, kuvvetlisi mazlumuna saldıran, kuvveti huzurunu, kültürü imanını kemiren, bedeni ruhuna musibet olan, anadilinin katili, milletine ve tarihine müfterî, mazisine saldıran, imanına ve sevgisine saldıran, hakkına ve hayâsına tecavüz eden bir nesil!
· Öyle bir nesil ki imanı kin ile değişmiş, gerçek dünyası kalmamış, kalbi ve beyni kurutulmuş, ümitleri yok olmuş, hayatı gayesiz, yuvası emelsiz, iradesi hedefsiz, zamanı değersiz bir nesil!
· Öyle bir nesil ki ilimsiz, irfansız, edepsiz ve edebiyatsız, felsefesiz bir nesil. Kanla irfanla kurulan Cumhuriyetin ellerine tevdî edildiği, emanet edildiği nesil işte bu nesildi.
Büyük kahraman, aziz Başbuğum bu tespitlerinden sonra şöyle dedi : "Rahman ve Rahîm olan yüce kurtarıcının inayetine sığınarak bu hasta neslin hekimi olmak lazım. Hastalarının zaaflarına minnet, hatalarına hürmet duyan, kangren olmaya yüz tutmuş yarasından iğrenmeyen bir hekim olmak gerek."
Ve Türk dünyasının kalbi Anadolunun ufkundan doğdu bir güneş gibi, tedaviye soyundu bütün hastalıklarını aziz milletimizin, aydınlattı kararan afakını bu hasta neslin.
Açtığı Ocaklar, kurduğu parti bir mektep oldu, bir Akademi oldu. Doldu taştı öğrenciler, buralarda kendini buldu. Muhterem Başbuğum Başöğretmen oldu. Başladı tedrisat.
Neslimize ve ülkemize pusu kuran komünizmin kin ve kan kokan, çürümüş, tefessüh etmiş, insan izzet ve şerefine leke süren bir fasit felsefe, yıkıcı bir doktrin olduğunu anlattı. Yakın gelecekte bu diktatörlüğün yıkılacağını, esaret altındaki soydaş ve dindaşlarımızın mutlaka hürriyet ve istiklâllerine kavuşacağını haber verdi.
Ona göre Anadolu, bu mukaddes ve muazzez vatan toprağı, bin yılı aşkın bir süredir hiç dinlenmeden silâh ve sabanla nasırlanan ellerin nakış nakış işlediği ve dertli başların üstüne kapanıp bin küsur yıldan beri secde ettiği bu topraklarda komünizmin işi olamazdı, giremezdi bu ülkeye.
Bu mekteplerde şehvetler aşka dönüştü, isyanlar itaate, şiddetler merhamete, inkârlar imana, sevgisizlikler hoşgörüye, Yunusça sevdalara, Yesevîce aşklara, Mevlanaca marifetlere dönüştü. Ve bu mücahid milletin imanını kurtaracak Alperenler, Derviş-Gaziler yetişti.
Öyle bir Din ve iman anlayışı verdi ki bizlere, şöyle anlatırdı : Din maddi varlığımızın ruhî varlığımıza teslim oluşudur. Bütün varlığımızı teslim olduğu ruhun hizmetine sokar. Onun emrettiği disiplinin prensiplerini kabul eder. Türklük zarf, İslâm mazrûftur. İslâmiyet Ruhumuz, Türklük bedenimizdir.
Allah ve Rasûlünün emaneti olan yüce Dinimizi, yükselme ve mansıba götüren bir yol, bir araç olarak görmedi. Onu hep yücelerde tuttu. Onun adına mücadeleyi, ecdadın formule ettiği gibi "İ’lay-ı Kelimetullah" olarak isimlendirdi. O yüce Dini süflî ihtiraslarına vasıta yapanlara rağbet etmedi, ettirmedi.
Milletimizin yükselme süreçlerinde devlet Din yolu oldu, yıkılış süreçlerinde ise Din devlet yolu oldu. İşte bu gaye ile vasıta arasındaki yer değiştirmenin izmihlalimizin sebebi olarak görülmesi gerektiğini anlatırdı.
Anadolu insanının bedenini ruhuyla anlaştırarak, gençleri itaatkar, idealize ve disipline etti, fertleri devletine minnettar, devleti milletine şefkatli kılmaya çalıştı.
Ve en mühimi, bizleri Allah hâkimiyetine teşne kıldı.
Bir büyük sevgiliye sevdalandırdı, tutsak etti. Öyle bir sevda öyle büyük bir aşkla sevdalandırdı ki sevdaların en karalısı idi bu sevda! Öyle bir aşk ateşi yaktı ki gönüllerimizde, tutuştukça sevgimiz, sevdamız ziyadeleşti, sevdamız arttıkça tutuştuk. Ve aşkların en mübarek olanını o tattırdı, onunla yaşadık. Neye mi, kime mi tutsak etti bu muhteşem gençliği?
Gökleri dua, toprağı secde kokan bir vatana, üzerinde dalgalanan ayyıldızlı bayrağa, üzerinde yaşayan Peygamber müjdeli bir millete ve onun bütün mefâhirine...
Ve kısaca Allah ve Resûlünün nizamına sevdalandırdı, Allah ve Resûlünün muhabbetiyle sevdalandırdı.
Toprağa kapanmış hürriyet abideleri olan genç şehitlerimize şahadetin anlamını idrak ettirdi. Hakkı elinden tutup kaldıranların yerde yatan şehitler olduğu gerçeğini gönlümüze nakşetti. Her birimizi şahadet şerbeti içmeye arzu duyar hale getirdi.
Milletin istiklâl ve hürriyeti, Devletin bekası uğruna bir değil bin defa ölmek gerekir. Kendi irademizle ölmesini bilemezsek, ilâhî irade ile ebedî hayata kavuşmak imkânsız hâle gelir, derdi.
Milli kültürümüzü, ırkımızın ve tarihimizin mayasıyla yoğuracağız, Dinimizin ruhuyla dolduracağız ve aziz vatan topraklarında besleyeceğiz, buna mecburuz. Anadolunun topraklarından kan, islâmdan ruh ve Türkün tarihinden hayat almayan kültür kültür olamaz gerçeğini daima vurgulardı.
Milli hayatımız mazinin derinliklerinden gelerek istikbale doğru akan bir nehir gibidir. Bu nehrin mecrasını temiz tutmalıyız, düzgün tutmalıyız. Bizi biz yapan büyük gövdeli ağacın kökleri mazidedir. Geleceğin yemişleri de bu gövdeden toplanacaktır. İnsanlığın tarihindede ekilen biçiliyor. Sebep ve neticelerin aynilik prensibi gereği, biz tohumları tarihin tarlasına atacağız ve sonuçta sebep, ilâhî hikmet ve adaletle birleşerek bize nimet olarak dönecek, hasılat toplanacaktır. İfadeleri ile hem tarih, hem coğrafya, hem felsefe, hem psikoloji ve sosyoloji ve hayat dersleri verirdi.
Bizi büyük millet yapan islâm imanı ve Türk seciyesinin genç nesillere tanıtılması ve sevdirilmesi, onların imanlı, yüksek ahlâklı, kültürlü insanlar olarak yetiştirilmesi, Türk milletini çağlar üzerinden sıçratarak yine eski ihtişamına kavuşturma ülküsü ile dopdolu nesiller, vatan ve iman yolunda maddî-manevî bir menfaat gözetmeden milletine takati ölçüsünde hizmet etmeyi cihad kabul eden evlatlar yetiştirmek için açtığı mektep pek çok mezun verdi. Türk milletinin son yüzyıllık tarihine damgasını vuran bu büyük vatanperverin yetiştirdiği bu şanlı nesil, küfrü mutlak olan komünizme karşı verdiği mücadelede tarihimizde gördüğümüz parlak tablolardan birini daha Türkün tarihine hediye etti ve Başbuğun önderliğinde muhteşem bir destan daha yazarak Başbuğ Alparslan Türkeşle birlikte destanlaştı. Gelecek nesillerde bu muhteşem destanları okuyarak, atiye doğru adım atarken hız ve ilhamını bu parlak tablolardan alacaktır.
Allah’ın bu şanlı millete bir lütfu ihsanı olan alperen Başbuğumuzun yetiştirdiği öğrenciler, akademisyenler yeniden el ve gönül birliği yaparak onun aziz ruhunu şad edecekler, ona layık olma yolunda yarışacaklardır. Arzumuz, ümidimiz, beklentimiz budur. Bunun dışına çıkanlara, C. Hakk’ın gayret sıfatının tecelli edebileceğini, gayretullaha dokunacak davranışlardan kaçınmaları gerektiğini hatırlatmak bir vefa borcumuzdur.
Milyonlarca kitlelerin Allahü Ekber sadaları ile Anadolunun semalarını inletircesine gürlemeleri her faniye nasip olacak bir sevgi seli değildi. Na’şı arkasında sellere dönüşen evlatlarının gözyaşları inşallah bütün bir millet için rahmete dönüşecek, Aziz Başbuğumuza Ankara’da makber olan vatan toprağı daha bir azizleşecek daha bir münbit hale gelecek, daha bir kutsallaşacaktır.
Adeta son gününde, dengesi değişen semâvât ve zemîne bakarak şöyle mırıldanıyorduk Başbuğum:
"OL ZATA TAHASSÜRDEN SANDIM Kİ ZAMAN AĞLAR, SEMÂVÂT VE ZEMÎN AĞLAR". Mekânın Cennet olsun.
Aziz ve büyük milletim, Başın Sağolsun!...