O BİR BAŞBUĞ İDİ
"Hayatı da güzel, ölümü de güzel oldu"

Rıfat GÜZEY

Tarihi baştan sona çevirirseniz, her devirde büyük kahramanlar yetiştirdiğine şahit olacağınız bu mübeccel milletin son AKSAKAL’ını âlem-i bekaya yolcu edişimizin üzerinden henüz bir ay kadar kısa bir süre geçti.
Bu kabil yazılar yazmaya bir türlü elimin varmadığı, zihnimin de anlam ifade eden cümleleri ardarda sıralayamadığı bir başka acıyı daha yaşamıştık.
1989 yılının 4 Martı idi.
Bir miraç kandili akşamında sevgilisine uğurladığımız bir büyük insan; Türk’ün İSLAM davasının mânâ alemindeki son önderi Muhammed Feyzi (K.S.) Hazretlerinin ardından, tüm maddî manevî benliğimizle hüzne garkolmuştuk. Ama O’nun ifadesiyle bizler, (Huz mâ safâ, da’mâ keder), yani "Her alandaki iyi yönleri alıp, üzüntü verici taraflarını bir kenara bırakmalıydık."
Yine ayın 4’ü
Ama Nisandayız.
Aradan 8 yıl geçmiş, 9’uncusundan da bir ay alınmış.
Yani kutlu meyve olgunlaşma sürecini tamamlamak üzere artık.
Arkadaşlarımız işte bu 4 Nisan akşamında, Kastamonu Ülkü Ocakları salonunda sohbetteler.
Saat 23.00’ü geçmiş. Ama Ocağın duvarında asılı olanı 22.45’i gösteriyor. Geri kalmış olabileceği düşüncesiyle, düzeltmek için saate yöneliyorlar. Fakat saatin geri kalma arızası olmadığı ve pilinin bitmesi yüzünden 22.45’te durduğunu anlayıp, müdahaleden vazgeçiyorlar. Yaklaşık bir saat kadar sonrasında TV haberlerini izlerken, Türk Dünyasının BAŞBUĞ’u Sayın Alparslan TÜRKEŞ’in aynı gece 22.45’te Ankara’da vefat ettiği haberi ile irkiliyorlar.
Kalpler kafeslerinde, gözlerse duvardaki saatte donup, çakılıp kalıyor.
Hıçkırıklar boğazlara düğümlü, bir türlü inanamıyorlar bu acı habere. Bütün kanallar süratle ve ardarda dolaşılıyor. Ama nihayet sabaha yakın bu haberin doğruluğu anlaşılıyor.
O büyük insanın hayatındaki her bir nokta, yukarıda ifadeye çalıştığım ruhaniyeti tüm yönleriyle teyid eden bir mahiyet arzeder. Büyük şahsı ve çok değerli ailesiyle 20 yılı aşkın bir gönül dostluğumuz ve zaman zaman bana saatlerce paylaşma şerefini bahşettiği çok özel sohbetleri vardı.
O, öylesine nezaket sahibi bir insandı ki; etrafında bulunanlar, nezaketi konusunda O’nun sıkça ifrata kaçtığını düşünmüşlerdir.
1980 ihtilâli sonrası kalmakta olduğu Mevki Hastahanesi’ndeki hücresine Değerli eşleri Seval Hanım, eşim, ben ve Salih adındaki ortanca oğlumla gitmiştik. Hücre diyorum. Çünkü, kaldıkları yer 12-15 m2 alanda, içinde bir yatak, bir masa ve 4 sandalyesi bulunan, birkaç kilitli kapıları aştıktan sonra ulaşılabilen perişan bir mekândı. Detaya girmeden, Başbuğ’umun merhamet ve nezaketini gösterir noktayı anlatayım.
Masa etrafındaki 4 sandalyeye kendileri, eşleri ile ben ve eşim oturunca, 7 yaşındaki oğlum Salih ayakta kalmıştı. Merhum durumu görünce hemen ayağa kalkıp elleriyle oturdukları sandalyelerini küçüğün altına sürerek, kendileri yataklarına geçtiler.
Hele bir keresinde, 1976 yılı sonlarına doğru Kadirlili olan eşim için, o yörenin çok sevilen yemeği Tirşiğe karşı aşırı hasretine dayanamayıp, Kadirli’den bir büyük bidon Tirşik getirttiğini hatırlıyorum.
O, aynı zamanda, (her nedense) ibadetinde de bazen anlaşılamayacak bir gizliliğe özen gösterirdi. 1977 yılı Aralık ayında, yeni doğmuş kızları Ayyüce Hanımın tebriki maksadıyla gittiğimiz Or-An sitesindeki evlerinde sohbetimiz esnasında, akşama doğru izin isteyip, yanımızdan ayrıldılar. Ben salonda beklerken, Kastamonulu dünyaca meşhur oymacı merhum Hacı Mehmet Ali Usta’nın kendileri için yaptıkları masayı görmek için (biraz da haddimi aşarak) salondaki perdeli bölmenin arasından, çalışma bölümüne uzandım.
Ne gördüm dersiniz?
Başbuğ’um diğer kapısından girdikleri o bölmede ikindi namazlarını eda ediyorlardı.
Kendileri Kur’ân-ı Kerim’in mü’min üzerindeki muhafızlığına ve duanın da insanlar üzerindeki belaları defedeceğine öylesine samimiyetle inanırlardı ki; 1991 yılının Kurban bayramını geçirdikleri Kastamonu’da, Beşdeğirmenler mevkii Camiinde Bayram namazı öncesi yaptığım vaazı dinledikten sonra;
"Ahmet Bey oğlum, Davamızı ne de güzel özetledin. Bizim Ülkümüz; ÎMAN-AHLÂK ve ADÂLET ile şerefli Türk Milletini yönetmek olmalıdır" dedikten sonra
"Bu yoldaki mücadelede, sûret-i haktan görünen sahtekarlara karşı çok uyanık olmalı ve İHLAS’la Allah’a sığınmalıyız" şeklindeki ifadelerinin ardından, ceplerinde devamlı taşıdıkları Cevşen-i Kebir’i çıkartıp göstererek;
"Beni bu güne kadar hep Allah’a sığınış zırhım korudu" buyurmuşlardı.
Ankara’daki Beşevler semtindeki İlahiyat Fakültesinin tam karşısında, zaman zaman bizzat alışveriş yaptıkları Konyalı manav Veli’nin Pazartesi ve Perşembe günleri ikram ettiği muzu;
"Ben bugün Resulallah (S.A.V.)’ın sünneti üzere oruçluyum" diyerek, yemediklerini O manav arkadaşımızdan dinledim.
1992 yılı Şubat ayında tüm Ülkücü camiayı derinden üzen gelişmeler sonrası, milletvekili lojmanlarındaki evlerinde eşleri Seval Hanım’ında bulunduğu 4 saati aşkın sohbetimiz sırasında; ben;
"Efendim beni bağışlayınız. Acizane bir fikir arzetmek istiyorum" deyince,
"Söyle evlâdım, Seni dinliyorum" buyurdular. Ben de;
"Efendim, benim kanaatime göre, 40 yaşını doldurmamış olanlardan milletvekili adayı gösterilmese!" dedikten sonra, o gece konu üzerinde durmayıp, değiştirmeyi arzu ettiklerini hissettim. Birkaç gün sonra Ben Kastamonu’ya dönünce, evime telefon edip sordular.
"Evlat! Bu 40 yaş sınırını neden ifade ettin?" Ben de cevap vererek dedim ki,
"Efendim. Allah’ın Habîbi olarak yaratılmış ve tüm mükemmel insanî özelliklerle donatılmış Hz. Muhammed (S.A.V.)’e 40 yaşında Risalet veriliyorsa; yine önderlerimizden Ahmed Yesevî "Resulallah’ın 63 yıl yaşadığı bir dünyada bu yaştan sonra bizim işimiz ne ki?" diyerek, kazdırdığı mezar gibi çukurda kalan ömrünü tamamlıyorsa, bu rakamlarda bir hikmet olmalı değil mi?" demiştim de, sükût buyurmuşlardı.
Dedik ya, hayatı güzeldi, ölümü de güzel oldu. Çünkü muhterem hocam, merhum M.Feyzi (K.S.) Hazretlerinden dinledim. Mübarek buyururlardı ki,
"Mühlis (İhlaslı) bir mü’minin, füc’eten (ani) ölümü kendisi için lütuftur."
Öyle de oldu. Çünkü; İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetnâmesinde, "Kâinat durumları ve atmosfer" konusu işlenirken, 42. Sayfada,
"Tâ’ki rızıklarla donatılan suyu, kalbur misali eleyip, yağmur damlaları eyleye. Ondan her damlayı HAKK’ın emriyle bir melek indirip...." şeklinde devam eden ifadelerle, ehl-i ilim ve tasavvufun bu konudaki beyanlarıyla, (Kar ve yağmur tanelerinin her biri için görevli meleklerin bulunduğu) nokta-i nazarından hareketle, melaikenin dahi bu cenazeye iştirak ettiği hükmüyle, başlarken kullandığımız ifadedeki haklılığımızı izah edebiliriz.
Sonuç şu ki; Kur’ân-ı Kerim Enfal suresi, 12. Ayeti çerçevesi içinde Tüm Ülkücü Camia adına sesleniyor ve diyorum ki,
- Her ne olursa olsun, davamızda ve ülkümüzde sebât üzereyiz. Hak Teâlâ bizimledir. Başbuğumun mekânı cennet; Türk-İslâm Âleminin başı sağolsun.
Amin...