O BİR ALP EREN İDİ

KAZIM ÜTÜK

Tarihe biçim ve yön veren her büyük milletin büyük ruhlu, ağır çileli öncü liderleri vardır. Bu önderler, milletin yaşama ve gelişme iradesine güç veren millî potansiyelin harekete dönüştüğü ipeğe sarılmış çelikten şahsiyetlerdir. Milletin önüne dizilmiş sıradağlar, ancak bu çelik uçlu matkap şahsiyetler tarafından delinir, selâmete çıkartılır. Zahirde ve batında her Ergenekon çıkışının öncüleri bulunmaktadır. Bu büyük ruhlu insanların nefisleri de büyüktür. O nefis ki, Rahmânîliği temsil eden ruhu sıradağlar gibi sarmıştır. Zamanla, olgunluğa ve dolgunluğa doğru yönelen ruh sıra sıra dizilmiş nefis dağlarını zorlamaya başlar. Dağın en nazik bilgesine yığınla odun ve kömür dizilir. Körükler kurulur, alevler harlanır ve dağ erimeye başlar. Büyük ruhlu şahsiyet için ard arda gelen ve gelenin gideni arattığı çileli bir dönem başlamıştır.
Sıradan ruhlu çoğunluğun yaşadığı mevsim genellikle yazdır, bahardır... O ise "Ağustosta suya girse balta kesmez buz olur" Doğruyu söyleyip savundukça kınanır, çoğunluğunun sahip olmak için şahsiyetini bile pazarladığı şeyleri O terkettikçe adı deliye çıkar. Çekilen sistemli çilenin dozajı arttıkça nefis sıra dağları birer birer delinir, aşılır. Bu süreç sona doğru yaklaştıkça halkın deli dediği bu büyük ruhlu insan, Hakk’ın yanında veli sıfatını kazanmaya başlamıştır.
Bu arınma, olgunlaşma işleminden önce, nefsin ağırlığını hissettirdiği, Alplik sıfatının öne çıktığı dönemlerde bu şahsiyetin mücadelesi olabildiğince dışa yöneliktir (küçük cihat dönemi) Mücadelesi delikanlıcadır. Delice akan bir ırmaktır o. Bazı baharlarda coştukça coşar, bazen etrafını silip süpürebilir. İlâhî rahmetin tam kontrolünde olduğu için genellikle uçurumların kenarından bir vesile ile çekip alınır, büyük cihad gününe hazırlanır.
Genellikle, görünür planda tam zafere ramak kala yaşatılan büyük hayal kırıklığı ile küçük cihattan büyük cihada çekilir bu büyük ruhlu şahsiyet. Halbuki, ilâhî murad bambaşka bir senaryo takdir etmişti tâ ezelde.
Bu âni geçiş dönemiyle birlikte, bakışlar dıştan içe çevrilir öze doğru yönelip ötelerin ötesinde bir kutsal hicret başlatılır. Büyük çilelerle aşılan her nefis sıradağından sonra yepyeni iç ufuklara ulaşılır. Âdeta, "her dem yeniden doğulur." Nefis dağları eridikçe, özbenlik Hakk’a erişir. Böylelikle o büyük ruhlu insanın "erenlik" sıfatı güçlenir kök salar, alplik sıfatını kontolüne alır. Artık onun içi Yunus, dışı Yavuz’dur, Yavuz Yunus’un emrinde Yunus da Hakk’ın kontrolündedir. O Yunus (eren) yönüyle "mü minlere karşı mütevazi ve alçak gönüllü", Yavuz (alp) yönüylede "kâfirlere karşı onurlu ve zorludur." Kınayanların kınamasından da asla korkmaz." " O Allah’ı sever, Allah da onu sever."
İşte, Hz, Muhammed (s.a.v)’in çekirdek kadrosu böyle yetişti ve Allah’ın dinini böylelikle yeryüzüne hâkim kıldılar. Ahmet Yesevî’nin Ülkü Ocağı’nda böyle Alperenler yetiştirilip Anadoluya gönderildi ve bu topraklar bize vatan oldu. Selçuklu, Osmanlı ve dahi cumhuriyeti kuran ilâhî kutsal maya, bu kadrolar tarafından gönüllere, akıllara, bedenlere zerk edildi, işlenip geliştirildi. Bu şahsiyetler bu fâni dünyadan ayrılsalar bile bizim bilemeyeceğimiz bir boyutta dâima diri kalırlar. Yardımlarını ve hizmetlerini sürdürürler. Onlar yaşayan şehitlerdir. Kur’ân’ın ifadesiyle "Onlara ölüler denmez. Onlar diridirler."
Bu altın kadronun her bir üyesi, dünya hayatında üstlenecekleri görev(ler)e göre toplumsal ve fizikî bir çevrede hayata gözlerini açar. İleride devralacağı misyona uygun bir hayat eğitiminden geçirilir.
Bu coğrafyada, herşeye rağmen hâlâ vatanlı, devletli bir millet olarak varlığımızı sürdürüyorsak yaşayan şehitler ile şehit yaşayanların oluşturduğu alperenler kadrosunun üstün gayret ve himmetlerinin payı çok büyüktür.
Başbuğumuz Alpaslan Türkeş de böyle bir kadronun değerli üyesidir. O’nun hayatı baştan sona İlâhî kudretin tam kontrolünde bir alp-eren olma sürecinin yaşandığı bir okul niteliğindedir.
Bu genel bakış açısından ve hikmet perdesinden Alparslan Türkeş’in hayatını kısaca inceleyelim.
Ezeldeki tarihe göre, imanın ruh verdiği Türk Milliyetçiliğinin lideri olacak olan Türkeş’in, özbenliğinde Türk-İslâm kimliğinin duygusal planda filizlenmesi ve kök salması için bu kimliğin zıddını oluşturan bir toplumsal çevrede dünyaya gelmesi sağlanmıştır. Türk-İslâm tezi kendisini en iyi Rum-Hristiyan antitezinin sıcak etki alanında ortaya koyabilirdi.
Kendini ve çevresini tanımaya başlayan küçük Türkeş, Türk, Rum, İngiliz, Müslüman, Hrıstiyan esir Türkler gibi kavramlarla çok sıcak bir ortamda tanışmıştır. Bu kavramlardan kaynaklanan birçok sorunun cevabını, ailesinden ve öğretmenlerinden kafasına ve gönlüne âdeta kazıyarak öğrenmiştir. İleride esir Türklerin Turan davasını en olumsuz şartlarda bile savunacak bir liderin yetişmesi ancak böyle öldürücü sıcak ortamlarda sağlanabilirdi. O’nun böyle bir misyonu yüklenecek ruhî potansiyeli vardı ve bu potansiyel böyle çileli ortamlarda harekete geçirilerek işlenebilirdi.
Türkeş’e yüklenen tarihî misyonun ağırlığı onun gerek beyin gerekse gönül planında inceden inceye işlenmesini zorunlu kılıyordu. Esasında bu zorunluluk Allah (c.c)’ın rahmaniyat yolunda görevlendirdiği bütün çekirdek kadrolara uyguladığı bir sünnettir. Bu ilâhî sünnetin en ağır şekilde uygulandığı şahsiyetler Peygamberler ve Allah Dostları veliler ve iyi kullardır. Toplumsal bir önderlik görevini üstlenenler için sadece gönül alanında erime işlemi uygulanamaz. Onlara ayrıca beyin ve beden arınması, aydınlanması işlemi de uygulanır. Çünkü bu kadronun elemanları sadece şahıslarını ve çevrelerini yönlendiremeyeceklerdir. Bütünüyle bir toplumun yönetilmesi ve yönlendirilmesi misyonu üstlenmişlerdir. Cemaatin hayırlı işler yapabilmesi büyük ölçüde imamın kalitesine bağlıdır. Ve balığın baştan kokmaması için sağlıklı olmasına bağlıdır. Balık kokarsa Hâlık rahmetini kesebilir.
Türkeş’in özüne yerleştirilen ilahi emanetin işlenerek olgunlaştırılması ve ileride üstleneceği görevini gerektiği gibi yerine getirebilmesi için hayatın uçurumlarla dolu yokuşundan geçirilmesi gerekiyordu. 1994 olaylarının ferdi ve toplumsal hikmeti bu noktada düğümlenmiştir. Kişisel açıdan Türkeş’in gönül, akıl, beden planında arındırılarak olgunlaştırılma süreci hızlandırılırken, toplumsal açıdan, milletin gönlü ve aklı uygun temsilcilerine savunulan davanın aktarılması sağlanmıştır. Böylece, özelde Türkeş’in genelde bu imtihandan geçen milliyetçilerin karizmatik özellikleri etkinleşmeye başlamıştır. Özdeki ruhî potansiyel işlendikçe nuranî bir güç oluşur, bu güç de çevresinde bir çekim alanı meydana getirir. Bu çekim alanı aynı karakter frekansında bulunan diğer insanları kendine doğru çeker. Karizmatik merkez şahsiyet olmanın temelinde bu içsel olay vardır. Rahmanî doğrultuda bir özçekim gücüne sahip olan şahsiyetlere "şahdamarından daha yakın"olan Rabb’lerinden Muhammedî kanal vasıtasıyla çeşitli ilhamlar gelir. Böylece, dün-bugün-yarın çizgisinde bu şahsiyetlerin ortaya koydukları temel tezleri ilâhî program doğrultusunda bir gerçeklik ifade eder. Yıllar sonrasına ait gerçekleri bir sadık öngörü olarak ortaya koyar. Alparslan Türkeş de daha 1994 yılında, mahkeme zabıtlarına da geçtiği gibi, 1990 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılacağını ve bu yıkılışın ardından birçok bağımsız Türk Cumhuriyeti’nin doğacağını söylemiştir. 1944-1945 yılları Nazi Almanyası’nın 2. Dünya Savaşını kaybettiği ve komünist Rusya’nın hızla gelişip güçlenmeye başladığı bir zaman dilimidir. Böyle bir ortamda söz konusu devletin 1990 yılında yıkılacağını söylemek sadece sınırlı insan zekâsıyla açıklanamaz.
İlâhî bir programın görevlisi olan Türkeş’in 1960 yılına kadar geçen dönemindeki hayatı, dünya güç dengelerini yakından tanıyıp öğrenmek ve devlet adamı kimliğini pekiştirecek olan bilgi ve tecrübe donanımını arttıracak bir ortamda geçmiştir. Bu dönemdeki birikimi 1960 ihtilâli ve sonrasındaki gelişmelere sağlıklı teşhisler koymak, sağlam tedbirler almak noktasındaki hayatî bir öneme sahiptir.
1960 ihtilâli olgunlaştırılırken olaya yakın tutulan Türkeş’in, hikmet noktasındaki temel görevi olması mukadder olan ihtilâlin komünist bir raya oturtulmasını önlemek ve ileride komünizme karşı verilecek millî mücadelenin anayasal alt yapısını oluşturmak olarak ifade edilebilir. Bunlara ek olarak bir takım yan görevlerin de olduğu söylenebilir. Meselâ, eğer Türkeş ve arkadaşları ihtilâle katılmasalardı, Demokrat Parti’den 3 kişi idam edilmeyecekti, belki de bu rakamın yanına bir kaç sıfır daha eklenecekti. Bu konuda ihtilâlin sol kanadına mensup bir albayın şu ifadesi dikkat çekicidir. "Esasında bizim hedefimiz Çankaya’dan Kızılay’a dikili bulunan her telefon ve elektrik diregine bir DP’liyi asarak işi kökünden halletmekti." Evet, marksistlerin Afganistan ve Habeşistan’da uyguladıkları ihtilâl programının benzeri Türkiye’de uygulanacak idi. Fakat Alparslan Türkeş ve arkadaşlarının işin içinde olmaları ile bu kızıl oyunları bozulmuştu. Zaten Adnan Menderes ve iki bakanının idamı ancak Türkeş ve arkadaşları yurtdışına sürüldükten sonra gerçekleştirilebilmişti.
1960 İhtilâlinde almış olduğu görev nedeniyle "ihtilâlin kudretli albayı" sıfatını alan Türkeş’in bu olayla birlikte siyasî ideolojik karizması daha da artırılmış ve bu tarihten sonra üstleneceği tarihi görevi için gerekli olan ruhi ve fikri altyapısı büyük ölçüde tamamlanmıştır.
1965-1980 arasında soğuk savaşın en önemli stratejik cephe ülkesi olan Türkeye’de, komünist emperyalizmin fikrî ve fizikî saldırıları son bağımsız Türk devletinin yıkılarak Rusya’nın sıcak denizlere inmesine zemin hazırlamayı hedefliyordu. Böyle bir kızıl amacın gerçekleşmesi halinde Mekke ve Medine’nin de içinde bulunduğu kutsal topraklar ateist bir sistemin insafına terk edilecekti. Denilebilir ki, bu kızıl âfete karşı verilecek mücadelenin zahirî(millî) sebebi, özelde Türkiye’nin bağımsızlığını korumak genelde Dünya Türklüğününün bağımsızlık mücadelesine katkıda bulunmak olarak ortaya çıkmakta idi. Mücadelenin manevî (islamî) sebebi özelde kutsal toprakların en stratejik cephe olan Türkiye’de savunmasını yapmak genelde bütün insanlığın yaratılışından gelen inanma ihtiyacına karşı ateizm adı altında savaş ilân eden bu insafsız komünist sisteme karşı insanlığın vermekte olduğu haklı mücadeleye ciddî katkılarda bulunmak olarak belirlenmekte idi.
İşte böyle bir ortamda, hem millî, hem islamî hem de insafî boyutları olan bir büyük mücadelenin verilmesi gerekiyordu. Bu mücadelenin hem fikrî hem de fiilî sahada başarıyla sonuçlandırılması yalnızca zâhîrî tedbirlerle gerçekleştirilemezdi. Bu sebepten dolayı maneviyat kadrosu bütün şûbeleriyle bu kutsal mücadelede yerlerini almışlardır. Alparslan Türkeş bu mücadelede zahir kadronun baş kumandanı olarak görev yaparken, dâimâ maneviyat devletinin yardımını yanında hissetmiştir. Bir çok önemli konuda maneviyattan ya doğrudan ya da görevci haberciler tarafından kendisi bilgilendirilmiş ve yönlendirilmiştir. Türkeş’in hemen hemen her konuda eninde sonunda haklı çıkmasının esas sebebi budur. Çünkü Rahman’ın o konudaki taktiri Resullullah(s.a.v) ve ona bağlı Allah dostları (hepinize selâm olsun) vasıtasıyla, zamana ve zemine uygun olarak Türkeş’e yansıtılıyordu...
Kızıl istilâya karşı teoride ve pratikte ortaya konulan mücadelede verilen şehitlerimiz hareketin maneviyat boyunu gün geçtikçe derinleştiriyordu. Böylece ilâhi rahmetten aldığı nasibi her an artan ülkücü hareket Başbuğuyla birlikte Alplik sıfatından Erenlik sıfatına doğru hızla yol alıyordu.
12 Eylül 1980 ihtilâli ile birlikte ülkücü hareketin alplik sıfatını görevini tamamlayarak nöbeti erenlik sıfatına devretmeye başladı. Bunun anlamı, dışa dönük mücadelenin (küçük cihadın) bilinen sebeplerinden dolayı, önce yavaşlayarak durması sonra da içe bakarak öze dönmesi ve şuurlu bir şekilde Hakk’a yönelmesi aşamalarının yaşanması idi. Gerek hareket olarak gerekse bir ülkücü birey olarak, o ana kadar dış düşmanlara karşı verilen mücadelenin bir öz eleştirisinin yapılması, işkencelerin ve idamların anlamının daha yakından kavranmaya başlanması ülkücülüğün her zaman var olan fakat derinliği pek ölçülemeyen imanî yönünü ön plana çıkardı. Bazıları bu yönün derinliği karşısında dengesini kaybederek dün-bugün-yarın bağlantısını kuramadı, hatta kopardı ve ülkücü kimliğine karşı âdeta savaş açarak, kendince iman tazeledi ve cahiliye (!) ortamından iman ortamına geçmenin iç rahatlığına kavuştu.
Öte yandan, ülkücü hareketin Ahmet Yesevîi (k.s.a.) ocağıyla bağlantısını bilen ve davanın manevî boyutundan haberdar olanlar, Alplik sıfatından Erenlik sıfatına geçişin zor ve çileli imtihanından geçtiklerinin farkındaydılar. Bu farkında olma şuurunun en fazla yer edindiği şahsiyet elbetteki Alparslan Türkeş idi. Altmış küsür yaşına rağmen, davasının haklılığının yaşanan olaylara rağmen gün gibi açığa çıkmasına rağmen, içeride tutulan ilâhî bir imtihanın uygulanması olduğunun tam şuurunda idi. Bu noktada şu ilâhî hükmün etkinlik alanında bulunduklarını biliyordu. "Sizden öncekilerin geçmiş olduğu imtihandan geçmeden hemencecik, kolayca cennete girivereceğinizi mi sanıyorsunuz. Andolsun ki, sizi imtihandan geçireceğiz." Bu imtihanın esas amacı seçilen kişileri ihlasla değiştirerek, arınmış bir benliğe kavuşturup, Allah (c.c)’ın rahmetine erdirerek veli kulları arasına katmaktır. Bu sıcak ortamlarda başarılı bir imtihan veren birçok ülkücü arındırılarak bu kutsiler kadrosuna dahil edilmiştir. Görünür planda İslâm’ın mücahitleri olduklarını yüksek sesle ifade eden gruptan hemen hemen hiç biri bu halkaya alınmamıştır. Bunun açık ispatı bu cenahtaki mücahitlerin (!) o günkü sıcak imtihan dönemlerinde çile denen olgunlaştırma işlemine dahil edilmemeleridir. Bu tatlı su Müslümanları ne mallarından, ne canlarından ne de özgürlük ve sıhhatlerinden eksilme yoluyla "dar geçitten" geçirilmemişlerdir. Bu konuda iddiası olanlara daima şu belirleyici soru sorulur: Sizin hareketiniz de bir şehitler ve gaziler ordusu var mı.
Özellikle 1980’den itibaren 1990’ların başına kadar geçen sürede Türkeş’in nefis elbiselerinden soyundurularak velilik makamına doğru yürütülmesi onun o zamana kadar alplik sıfatını kullanarak vermiş olduğu millî, islamî ve insanî mücadelelerin bereketinin bir rahmani sonucudur. Bu sürecin kilometre taşları bazı iyi kişilerin gönül ekranına yansıtılarak vermiş oldukları mücadelenin haklılığı ve arkasından gittikleri liderin rahmaniler sınıfından olduğu gerçeği gönüllere ve beyinlere nakşedilmiştir. Bu şüphesiz Allah’ın büyük bir lütfudur. Ve O bu lütfunu dilediğine verir.
Alparslan Türkeş’e, bu arınarak ilâhî rahmete erişme sürecinin sonunda "Allah’ın Başbuğu" olma makamı verilmiştir. Kur’ân’a göre bir insan ya nefsinin kuludur ya da Allah’ın kuludur. Nefsinin tam kontrolünde bulunan bir kişi "Nefsinin istek ve arzularının kuludur." Arınarak tertemiz bir benliğe sahip olan bir insan ise Allah’ın istek ve arzularına uyarak O’na kulluk eder. Bu iki sınıf arasında bazen nefsine bazen de Allah’a kulluk eden ızdıraplı insanlar bulunur. Alparslan Türkeş’de arındırılıp temiz bir benliğe kavuşturulduğu için nefsinin Başbuğu değil, Allah’ın Başbuğu olmuştur. Bu doğrultuda arınma imtihanını başarıyla vermiş olan ülkücüler ise "Allah’ın Bozkurtu" makamına yükselmiştir.
Alparslan Türkeş’in ömrünün özellikle son 5 yılını yakından izleyenler ve tasavvuf konusunda biraz nasipli olanlar onun modern bir Türkmen dervişi makamı ve haline sahip olduğunu görmüşlerdir. Onun erenlik sıfatı Alplik sıfatını tam kontolüne aldığı içindir ki, meselâ 1991 yılında yapılan genel seçimine de kendi genel başkanlığını ve partisini bırakarak Erbakan gibi kendi nefsinin kulu ve kölesi olmuş birinin başkanlığı altına girme erdemliliğini gösterebilmiştir. Bu konuda Türkeş’in nefsinin üzerine basabilmesinde etkili olan esas sebep, ona bu konuda daha 1987 yılında bir haberci vasıtasıyla "Gelecek seçimde RP ile ittifak yapacakları, Allah’ın emrinin bu yönde olduğu" mesajının iletilmesi olayıdır. Türkeş bu ilâhî emre itirazsız uymuş ve gerçekten de nefsinin değil Allah’ın kulu olduğunu göstermiştir. Eğer o seçimde söz konusu ittifak olmasaydı, Demirel yaklaşık 270 milletvekili ile tek başına iktidar olacaktı. Bu iktidarın güçlendireceği sol muhalefet hem birleşecekti hem de 1995 yılında yapılan genel seçimde çoğunluğu sağlayarak şu an iktidarda olacaklardı. Bu arada 1991 seçimlerinde MHP, RP barajı aşamayacakları için kendilerini mecliste ve basında ifade edemeyecekleri ve 1995 seçimlerinde belki RP birkaç milletvekili ile meclise girecekti. Kısacası, bugün Başbakanlık makamında rol kesen birileri ve onun avaneleri bu makamları Alparslan Türkeş’e borçlu olduklarını asla unutmamalıdırlar. Eğer şu veya bu vesile ile bu ülkede islâmî bir gelişme olmuşsa bunda Türkeş’in ve ülkücülerin katkısı çok büyüktür.
Velilik makamına yükseltilmiş bir büyük ruhlu başbuğ olduğu için Alparslan Türkeş’in cenaze töreni, rahmeti ifade eden ve göklerin ağlamasını yansıtan lapa lapa yağan kara rağmen toplumun bütün kesimlerinden 3 milyona yakın iman ehlinin katılmasıyla gerçekleşmiştir. Allah ve Resûlü’nün sevmediği bir şahsiyetin bu derece halk tarafından sevilmesi ve son yolculuğunda yalnız bırakılmaması mümkün değildir. O resmî bir devlet görevlisi değildi, fakat maneviyat devletinin zahirdeki kutlu bir başbuğuydu.
Onun vefatından hemen sonra birçok iyi kulun gönül ekranında müjdeli, hayırlı, rahmet dolu görüntülü mesajlar gelmiştir. Bunlardan sadece bir tanesini sadece siz değerli okuyucumlarımla paylaşmak istiyorum.
Alevî bir ailenin kızı anlatıyor. "Ben ve ailem yanlış bilgilendirmeden dolayı ülkücüleri ve Türkeş’i hep kötü bildik, kötü gördük. Yakın bir zamanda ülkücü olduğunu sonradan öğrendiğim bir arkadaşımın vesilesiyle hem inanç açısından hem de Türkeş’in şahsiyeti hakkında bir çok yanlıştan kurtuldum. Sayın Türkeş’in vefat haberini televizyonda öğrendiğimizde ailem oldukça sevindi. Ben bu duruma karşı çıktım. Türkeş’in cenaze törenini bir gün sonra televizyonlarda izledim. Ve o gece Türkeş’in ölümüne uzun süre ağladım. Aynı gece sayın Türkeş’i rüyümda gördüm. Genç ve dinç idi. Çok güzel bir takım elbisesi vardı. Yeşillikler içinde nur saçıyordu. Aydınlıklar içinde yüksek bir tahtta oturuyordu. Yanına kadar çekinerek vardım. Bana: "Neden cenaze törenimde bulunmadın. Seni orada görmedim" dedi. Ben de "Daha önce sizi yanlış tanıttıkları için size karşı idim. Fakat bir ülkücü arkadaşımdan sizi tanıdım. Sizin cenazeniz de katılmadım ama söz veriyorum mezarınızı ziyaret edeceğim" dedim.
Evet. Alparslan Türkeş vatana, millete ve İslâma yapmış olduğu hizmetlerin karşılığı olarak, Allah’ın rahmetiyle nefis pisliklerinden arındırılarak Rahman’ın veli kulları arasına katılan bir Alperin idi. Ruhu şâd, mekânı cennet olsun.
Onun bıraktığı koltuğu doldurma iddia ve gayretinde bulunanlar, gizli, açık ilâhlık iddiasındaki nefislerin genel başkanı değil, rahmetli Türkeş gibi, Allah’ın genel başkanı olmayı hedeflemelidirler. Onlar da ötelere açılan manevî kanallarını açık tutmayı ve rahmaniyet atmosferinde icraatlar ortaya koymayı en azından yüce Allah’tan samimiyetle istemeliler.