AĞLATAN BAHARLAR

DOÇ. DR. OSMAN DURMUŞ
 
Yıl 1938, mevsim sonbahar, Ulu Önder hasta yatağında, Avrupa sancılı, bütün dünya sancılı...
Almanya, Batı ve Doğu Avrupa’yı, Ön Asya’yı tehdit etmekte, birçok komşu ülke Nazilerin baskısı altında, dış politika ile ilgili demeçlerde ölçülü ve tedbirli. Bütün dünya gözü dönmüş Führer’in tepkisinden çekiniyor. Musolini, Franko, Tito, Stalin gibi karizmatik liderler görev başında.
İngiltere de tedirgin ve ürkek; Churchil’in başbakanlığı sözkonusu, savaş kokuları etrafı sarmakta...
Çağın tartışmasız lideri, Türkiye’nin önderi, cepheden cepheye koşan yılmaz savaşçı hastalığa teslim olmuş... Savaştan bezgin, sıtma ve siper hummasından halsiz, ihanetlerden yorgun düşen milleti ayağa kaldıran Kahraman Komutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk hasta.
Büyük insan hürriyet mücadelesi veren ülkelere, hürriyet ve istiklâl meşâlesi olmuş, Türkiye Cumhuriyeti en itibarlı dönemini yaşamıştır. Savaş ihtimali karşısında diplomasi hızlanmış, karşılıklı ince hamlelerle devletler arasında ittifaklar aranmakta ve tehlikenin kapıda olduğu hissedilmektedir. Ne var ki bunca amansız mücadeleden yılmayan emsalsiz sezgisi ve kararlılığı ile İngilizleri şaşırtan Türk diplomasisinin lideri, dâhi diplomat, hasta ve halsiz.
Karizmatik Lider etrafındaki sıradan yardımcıları ile son nefesine kadar devleti tek başına yönetmiş. Ama ne yazık ki yolun sonu gözükmüştür. Kasım ayının soğuk bir günü Türk’ün Atası gözlerini bu dünyanın nimet ve güzelliklerine kapatarak, ebedî hayata doğru yol almaktadır.
Ondan sonra milletin hâli ne olacak? Ortaya çıkan bu büyük boşluğu kim dolduracak? Başbakan Bayar, Büyük Liderin bir yıl önce başbakanlık görevinden aldığı İsmet Paşa’yı devletin başına getiriyor.
Ya sonrası ... Kendisinden sonra gelen, bir dönem Hitler’e özeniyor hatta bıyığını da onun gibi bırakıyor. Daha sonra Hitler müttefikler tarafından mağlup ediliyor. Yalta Konferansı’nda Amerika tarafından desteklenen Stalin uluslararası politikada etkin hâle geliyor. Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı istiyor. Türkiye hem Rus tehdidini yaşıyor, hem de komünist ideolojisine göre devleti ve eğitimimizi yönlendirmeye çalışıyor. Kimi güçlü görüyorsak onu taklit etmeye başlıyoruz. Biri Musul’u almak için askeri alarma geçiren Mustafa Kemal, diğeri sıkıyı görünce milliyetçiliği susturarak Rusya’yı durduracağını zanneden Milli Şef. Büyük Liderin boşluğu devam ediyor. Devam edeceğe de benziyor.
Yıl 1944... Bir kısım aydın, Atatürk’ün 1933 yılında söylediği "Birgün Türk dünyasında hürriyet rüzgârları esecek ve esir hayatı yaşayan soydaşlarımız hürriyetlerine kavuşacaktır, Türkiye o günlere hazırlanmalıdır", sözleri doğrultusunda hareket ettikleri için tutuklanmakta ve içlerinde genç bir subay da bulunmaktadır.
Turan ülküsü ve millet sevgsi ile tabutluğa atılan bu genç subay, Alparslan Türkeş’ten başkası değildir. 1957’lerde Demokrat Parti’ye karşı hazırlanan ihtilâlin solcu bir hüviyet kazanmaya başladığını görerek aralarına girip ihtilâlin kudretli albayı olarak ihtilâlin yönünü değiştirmeye çalışmıştır. Ancak İnönü bir defa daha araya girerek Türkeş ve arkadaşlarına karşı bir darbe yaparak ihtilâlin amacından uzaklaşmasını sağlayacaktır. Sürgün yılları sonrası Türkeş uzun çileli bir harekete karar vermiştir. Ülkeye geri dönecek ve Türk Milliyetçiliği Hareketini siyaset yoluyla iktidara taşıma kararını CKMP’nin saflarına katılarak uygulamaya koyacaktır.
1960 Anayasası’nın sağladığı hürriyet ortamında Sovyet emperyalizminin yayılmacı ideolojisi, Türkiye’yi bugün istiklâllerine kavuşan Türk Cumhuriyetleri gibi esareti altına almak istemiştir. Bir yandan Türkiye’yi daha fazla nüfuzu altına almak isteyen Amerikanın teşvikleri, diğer yandan Sovyet yayılmacılığının yerli yandaşları Türkiye’yi savaş alanına çevirmiştir. Devlet yöneticilerinin pasifliği bu tehlikeyi daha da büyütmüştür.
Türk Milliyetçiliğini iktidara götürmek isteyen Alparslan Türkeş ve onun arkadaşları bu dönemde yaygın komünist saldırılara hedef olmuş, ancak mücadeleden yılmamış milleti ve devlet yöneticilerini uyarma görevini yaparken, vatan müdafaasını her platformda sürdürmüştür. Davası uğrunda defalarca tutuklanmış ancak yılmadan haklı davasını savunmuştur. Seksenli yıllara doğru kızışan mücadelede en yakın mesai arkadaşı, Gün Sazak Bey’i ve sayıları beş bini geçen ülküdaşını kaybetmiştir. Dürüstlük, vatanseverlik, hürriyet ve istiklâl mücadelesinde meşru müdafaa konumunda olan Başbuğ, elinden tutup yükselttiği bir sınıf arkadaşı tarafından 12 Eylül’de vatan hainleri ile aynı kefede değerlendirilmiştir. Türk milliyetçiliği, tarihinde ilk defa mahkum edilmeye çalışılmış Türkeş ve arkadaşları idam ile yargılanmış daha sonra beraat etmiştir. Bu sefer de siyasî haklarını yeniden kazanmak için mücadele etmiş ve yeniden siyasete atılarak TBMM’de yaptığı konuşmaları ve bilge kişiliği ile denge unsuru olmuştur. 21. Dönem TBMM’de MHP ve Türkeş’in eksikliği TBMM için büyük kayıp olmuştur. Yaptığı konuşmaları ile toplumdaki siyasî gerginlikleri yatıştıran Başbuğ’un yokluğu ve eksikliği uzun süre hissedilecektir.
Seksen yaşında "Turan" ülküsünün gerçekleştiğini sağlığında görmüş ve o mutluluğu tatmıştır. Ancak, asıl mücadelenin medeniyet ve kültür alanında olduğunu ve asıl mücadelenin şimdi başladığının bilinci içinde zamana karşı yarışmanın gereğine inanmış olan Başbuğ Alparslan Türkeş, elbisesi sırtında, görevinin başında bu kutlu yolda hayata veda etmiştir.
Bir başka bahar başlamak üzeredir... Saat gecenin yirmi dördü, bazı televizyonlar alt yazıları ile önemli bir haber geçmektedir "MHP Genel Başkanı Alparslan TÜRKEŞ vefat etmiştir." Bu gerçek mi yoksa acımasız bir şaka mı?
Gecenin karanlığında binlerce insan sanki bilinmeyen bir hedefe uçarcasına koşmakta. Kadın, erkek, yaşlı, genç hepsi şaşkın. Doğru mu, aslı var mı, yaşıyor mu? Sesler, hıçkırıklar ve delibozuk çıkışlar... "Allah’ım, bu günü de mi görecektik" diyen insanlar. Dünyanın dört bir yanından telefonlar yağmaya başlamış, ancak hastahanenin önünde biriken kalabalık hem inanamıyor hem soruyor: Doğru mu? Medya bizimle oynamış olmasın. Zaten düşmanlar...
İtişip kakışmalar... Yapmayın çocuklar, basın görevini yapsın, onlar haber alacaklar ki Türkiye’yi, Türklük dünyasını, her yeri bilgilendirecekler. Dostları da düşmanları da bilgilendirecekler.
Sabahın kuşluk vakti sokak ve caddelerde insan sesleri.
Saat sabahın beşi,
Birileri göründü yoğun bakımın kapısında heyecanlı ve telaşlı
Yanlarında bir genç kız sakin ve ağır başlı.
Refakatinde kaynı, oğlu ve eşi
Görmek istiyoruz babamızı!
Göreceğiz Türkeş’i
Doktorlar yaklaştı açtılar mavi kumaşı,
Doğrusu meraktayım, nasıl görünüyor diyerek naaşı.
Bembeyaz bir yüz, seksenlik yaşına rağmen düzgün ve pürüzsüz.
Bir ızdırap ifadesi arıyorum, acaba çık sıkıntılı mı oldu ölüm?
Ancak şaşırdım doğrusu, sanki gülüyor gibi mutlu ve selim
Sağlığında gördüğü iftiralar, etkilemiş olmalı beni,
Affet! Bu düşüncemden dolayı incittimse seni
Mutlu görünüyordun, eşin ve çocukların öperken ellerini,
Rahat uyu yetiştirdiğin gençler, iktidara taşıyacak ilkelerini.
Sabaha kadar Ankara’nın sokaklarında ve caddelerinde insan sesleri.
Huzursuz geçen kuşluk vaktinden sonra sokağa çıktığımda kar kaplamış her yeri.
Duraklar dolu, dolmuşlar almıyor durakta bekleyenleri.
Hava yumuşak, yürüyerek gidecektim, görmesem üşüyenleri,
Eve döndüm arabayı almak için gerisin geri. Bir adam, sırılsıklam olmuş mavi eski pantolonu ve solgun ceketi. Mosmor olmuş iri bakımsız elleri. Cam açıp arabaya çağırdım. Çekinerek "Üşüdüm daireye gidip üstüme alacağım bir şeyleri" diye söylendi, sessiz karşıladım söylenenleri. Bir tereddütten sonra sessizce süzülüp kapıdan geçti içeri.
Hemşehrim nerelisin? Yozgatlıyım Başbakanlık matbaasında çalışıyorum. Arkadaşlarımı bekliyordum, dolmuşlar dolu geçti, biraz üşümüşüm. Yol kısa, açtım kaloriferi, istiyorum ısınsın morarmış elleri ve ıslak elbiseleri.
Yol tıkanmış, beş şerit oluşturmuş arabalar, ilerleyemiyor Trafik hastahanesine ulaşsam arabayı bırakacağım. Yaklaşmak üzere iken henüz terminale, "arkadaşlarım bekler" diyerek atladı arabadan, üstündeki elbiseler daha kurumadan. Bir köprü, üstü tıkalı, altı tıkalı, yollar otuz santim kar ve su kaplı. Girmek için yaklaştım sıraya, gönüllü gençler el ele tutuşmuş kararlı bir sesle: "Bozma sırayı, girme araya. İstersen hastahaneye ulaş orada gir sıraya."
Yollarda göletler, akan sular ve üzerinde iki cadde ve kaldırımı kaplayan insanlar. İki saatte ulaştı konvoyun önü Meclise. Her yer ana baba günü. Kimi sohbette, kimi hıçkırmakta... Bu kadar insanın haykırdığı tekbirlerle mefta yol almakta.
"Allahüekber Allahüekber velilah-i ilhamd" "Ya Allah Bismillah Allahüekber"
Bütün Ankara ve bulvarlar tekbir sesleri ile çınlamakta.
Konvoyun başında varınca bulvara, göründü Ulus’tan meclise uzanan yeni etten bir sıra. Ulaşmak mümkün değil fırkaya, belki ulaşabilirim diyerek çıkarak sıradan, dolaştım Bakanlıkları Olgunlar’dan arkadan.
Kocatepe’de, kar, fırtına ve tipi, duyulmuyor vaizin sesi, sanki Erciyes’in zirvesi. Ulaşmak mümkün değil bu semte, İnönü, Atatürk, Kocatepe, Mithatpaşa, Meşrutiyet, Gazi Mustafa Kemal, Tandoğan Meydanı, Dögol caddesi, Cahar Dudayev Meydanı, Atatürk Orman Çiftliği sırtları sabahın saat altısından akşamın beşine kadar dalga dalga aktı insan seli. Hem gökler etti yas, akladı her yeri kar, hem ülkücüler ağladı kabardı sular. Bir yüce kurultay topladın Yüce Allah’ım, sanki ululadın Başbuğu. İnşallah yükselecek yüce milletin şanlı Tuğ’u. Bir Cuma gecesinde Ankara’ya başlayan akın. Milyonlar birliğe etti yemin... Ülkücülerin iktidarı yakın. Bir ikindi vakti toprağa verdik Türkeş’i demin. Allah rahmet eylesin, her gün okunuyor üzerinde Kur’ân. Amin diyorlar müminler her an.
Türk milleti, bir ölümün arkasında yaşadı bir dirilişi.
Büyük devlet olmaya ant içti milyonlarca kişi.
Türk dünyasında yeni bir bahar dirilişi.
Bir Kutlu bir düğün oldu sanki... Allah’ın işi.