TÜRK DÜNYASININ BÜYÜK KAYBI

AYHAN SONGAR
 
Atatürk 29 Ekim 1933’de Türk Dünyası için şöyle söylüyordu : "Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur. Komşumuzdur. Müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler yarın avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lâzımdır. Milletler buna nasıl hazırlanırlar? Manevî köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür... İnanç bir köprüdür.... Tarih bir köprüdür.... Köklerimize inmeli ve hadiselerin böldüğü tarihimizin içinde birleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli..."
Ve bu tarihten 11 sene sonra Türkiye Cumhuriyetinin ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, meşhur 19 Mayıs 1944 nutkunda işte bu idealin peşinde koşan, "Türkiye Cumhuriyeti hudutlarının dışında da Türkler var, onlara sahip çıkmalıyız" diyen fedakâr idealistleri suçlu ilân ediyordu. Bu suçlular arasında o tarihte genç bir Yüzbaşı olan Alparslan Türkeş de vardı. Tutuklanıp Sirkeci’deki meşhur Sansaryan Hanı’nda bulunan Emniyet Müdürlüğü’nde, özel olarak hazırlanmış "tabutluk" denen işkence hücresine konmuştu Türkeş... Suçu mu?: "Kanunun suç saydığı bir fiili methetmek"... Kanunun suç saydığı fiil de içinde yaşadığımız hudutlar dışında Türklerin de bulunduğunu söylemek, onları sevmek, onları unutmamak... Kısacası, Atatürk’ün daha 1933 yılında işaret ettiği hedefe doğru yürümek.
Ben o tarihlerde Balıkesir Lisesi’nde öğrenci idim, sevgili okuyucularım. Nihal Atsız’ın kardeşi Necdet Sançar edebiyat hocamızdı. Her gece Türk diye yatar, sabah Türk diye kalkardık. Büyük bir milletin çocukları olduğumuzu hissediyor, bundan gurur duyuyorduk. Ve bir sabah kalktık ki, sevgili hocamız Necdet Sançar dahil birçok sevdiğimiz, saydığımız büyüğümüz tutuklanmış, çoğu İstanbul’daki o tabutluklara konmuş. Şeytanın aklına zor gelecek bir işkence usulü... Adeta dikine konmuş bir tabut gibi içine ayakta duran bir insanın zor sığabileceği, özel yaptırılmış bir hücre. Tepesinde de bilmem kaç yüz mumluk bir elektrik ampülü yanmakta. Oraya zar zor tıkılırsınız ve üstünüze kapak kapanır. Beyniniz elektrik ampülünden yayılan o dayanılmaz ışık ve sıcaklıkla pişmektedir. Ne gece olduğunu bilirsiniz, ne gündüz olduğunu. Değil yatmak, oturmak bile mümkün değildir. Ve orada günleriniz geçer. Dışarda öğrenciler :
Türküz bütün başlardan üstün olan başlarız.
Tarihten önce vardık tarihten sonra varız.
diye marş söylerler ve siz o Türk’ü sevdiğiniz için, sadece idealiniz, sadece mefkureniz uğruna dayanılmaz işkenceler altında tutulursunuz.
İşte Alparslan Türkeş o "mektep"in mezunudur. O örs’te yoğrulmuş, o muhteşem imtihandan geçmiştir. Ve bütün hayatı boyunca idealinden vazgeçmemiş, doğru bellediği yolda yürürken Türk Dünyası’nın sevgilisi, "Başbuğu" olmuştur.
Geçtiğimiz Cuma günü akşamı bu büyük adamı kaybettik, dostlarım, kederimiz büyüktür.
Onun vefat ettiği hastahanenin önünde Ülkücü evlâtlarımız "Başbuğlar ölmez" diye gösteri yapıyorlardı. Allah Resûlü de Cenâb-ı Hakk’a kavuştuğu zaman Hazret-i Ömer kılıcını çekip "Kim Muhammed öldü derse kafasını keserim", demiş, ama fevren söylenen bu sözler üzerine Hazret-i Ebûbekir ilâhî kaderi şöyle dile getirmişti: "Kim Muhammed ölmedi derse bilsin ki o öldü, ancak Allah bâkîdir"... Her nefes ölümü tadacaktır. Başbuğlar da ölür ama onların idealleri ölmez. Eğer o idealleri yaşatacak "sadaka-i cariye"ler bıraktı ise sevap defteri kapanmayacak, arkasında bıraktığı gençler onun fikirlerini yaşatacak, taşıdığı meş’aleyi kapıp daha ileriye götürecek, bu bayrağı gönderden indirtmeyeceklerdir.
Bütün dünya Türklerinin başı sağolsun, nur içinde yatsın, makamı Cennet olsun.