BAŞBUĞ VE ÜLKÜDAŞLARI

25 NİSAN 1997 - ORTADOĞU GAZETESİ
ERTUĞRUL KALAFAT

İlâhî takdir, herkese nasip olmayan bir güzel ölüm... Türk Milliyetçilerinin eşsiz lideri, Başbuğ’u Alparslan Türkeş’in cenâzesine katılmak üzere Anadolu’nun muhtelif yerlerinden Başkent Ankara’ya gelen milyonlarca insan, hepsinin de yüreğinde birer hüzün, hepsinin de gözleri dolu dolu hepsi de ağlamak istiyordu ancak Başbuğları her türlü fırtına karşısında kaya gibi sert ve sağlam durmasını öğretmişti onlara...
Eli öpülesi annelerin, huri meleği kadar güzel bacıların her ne kadar gözleri yaşlıysa da başları dik, duruşları mağrurdu. Ortada ne bir ölüm sessizliği, ne de feryadı figan vardı. Genç, ihtiyar kol kola girip kenetlenmiş, "Başbuğum ölmedi, kalbimizde yaşıyor" diyerek ona olan bağlılıklarını teyit ediyorlardı.
Nisan ayının sekizi olmasına rağmen son yıllarda hiç de rast gelmediğimiz bir şekilde tam sekiz saat aralıksız kar yağıyordu. Eksi on derece soğuğa rağmen Başbuğunu görebilmek uğruna taş kesilen milyonlarca insanın "Ya Allah, Bismillah, Allahüekber" diyerek getirdiği tekbir ta arşı âlâya kadar uzanıyordu.
Rahmetli üstat Necip Fazıl Kısakürek’in;
"Ölsek de sevinin eve dönsek de,
Sanma bu tekerler kalır tümsekte,
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir,
Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir."
Dediği gibi Başbuğ Alparslan Türkeş’in ebediyete intikâli Türk Milliyetçiliği Hareketi’nin dünya durdukça devam edeceği müjdesini veriyordu. Başbuğ Türk milliyetçiliği hareketine daha başlamadan etrafındakilere şöyle sesleniyordu;
"- Sizlere kolay bir başarı vaad etmiyorum. Kısa bir zamanda iktidar umanlar bizimle yola çıkmasınlar. Yolumuz uzun ve çetindir. Bu yolda karşımıza menfaatler, teklifler, tehditler ve daha bir yığın engel çıkacaktır. Bu çetin yola dayanabilecekler, bizimle gelsinler, kuvvetli olanlar, gerçekten inananlar kafilemize katılsınlar."
Davası uğruna tabutluklara sokulan, işkencehanelerde her türlü eziyete maruz bırakılan bu büyük insanı ne yazık ki yeteri kadar anlayabildiğimizi söyleyemem. Eğer onu birazcık anlayabilseydik, zindanlarda içimize düşen gaflet duygusuna yenilerek pişmanlık duymaz, bukalemun gibi renkten renge girenlerimiz olmazdı. Üç kuruşluk menfaat için makam ve mevki peşinde koşup başka arayışlara tevessül edenleri görmezdik.
Gerçi şimdi onlar da pişman, onlar da ağlıyor ama son pişmanlık fayda getirmiyor bazen... Başbuğun sağlığında partiyi terkedip başka kulvarlarda at koşturanları şimdi başımıza taç etmemiz evvela. Başbuğun aziz hatırasına saygısızlık olur. Zira biz o arkadaşlara "Yuvanıza dönün, oralarda kaldığınız müddetçe bir gün vezir, bir gün rezil olacağınız kesindir" diye defalarca uyardık, lâkin onlar rahatımız bozulur endişesiyle seslerini bile çıkaramadılar.
Daha düne kadar "Devleti çeteler istilâ etti" diyerek Çatlı’nın gıyabında ülkücülere it, uğursuz diyen Sayın Mesut Yılmaz’ı, Türkeş’i hayalcilikle suçlayan, akabinde Antalya’da yapılan Türk Devlet ve Toplulukları Kurultayında örs üzerinde demir döven Erdal İnönü’yü cenaze töreninde görmek ve dahası Türk düşmanı Yunanlı parlamenterin "Mert bir düşmanımı kaybettim" şeklinde konuşması Türkeş’in davasında ne kadar haklı olduğunun açık ifadesidir.
Meclis’teki Devlet töreninden sonra Kocatepe Camiî’nin önünde toplanan kilometrelerce uzunluktaki insan seli de bu haklı davanın ispatı değil mi? Bazı basın organları "Türkeş denge unsuruydu" derken, bazıları da devletin bekası, vatanın bölünmez bütünlüğünün bir sigortası olarak görüyordu Sayın Türkeş’i... Siyasî arenada birbiriyle konuşmayan, birbirine küsen siyasetçilerin Türkeş’in cenazesinde birbirlerinin ellerini sıkması ise Türkeş’in ne kadar büyük devlet adamı olduğunu bir kez daha ortaya koyuyordu.
O, tıpkı Sayın Türkeş’in dediği gibi, "Türkiye Cumhuriyetini kuran Atatürk ile, Türklere Anadolu kapılarını açan Alparslan ile Bilge Kağan, Fatih ve Kanunî ile beraberdi." Rahmetli için öldü demeye dilim varmıyor. Her vesile ile ülküdaşlarına şunu hatırlatıyordu : "Emanet olan davayı kucakladım. Ardıma bakmadan yürüyorum. Ben düşersem bayrağı kapıp daha da ileriye götürün."
Onca işkenceye ve çileye rağmen o bayrağı yere hiç düşürmedi. Artık ülkücüler bu bayrağa sahip çıkmalı, kendilerinin üzerinde hesap yapan siyasetçilere ülkücülüğün ne demek olduğunu göstermeli, birleşme isteniliyorsa MHP’ de birleşilmeli, Bozkurtlar’a ait olan bu çatı altında kesinlikle çakallara ve hainlere yer verilmemeli, Türk Milliyetçileri birlik ve beraberliği koruduğu müddetçe er geç iktidar olacaktır.
Ruhun şad olsun Bozkurtların atası, her ne kadar günahımız, suçumuz olduysa hakkını helâl et bize. Yattığın yer cennet mekânı olsun...