RAHLE-İ TEDRİS (*)

DR. FATİH KİRİŞÇİOĞLU

Gece, uzun, soğuk ve hiç bitmeyecek gibiydi. O da her fani gibi sılasına kavuşmuştu. Yediden yetmişe bugün farklı partilerde olsalar bile herkes gerek hastahanede gerek cenazesinde hazır bulunmuştu. Neydi insanları yoğun kar yağışı altında saatlerce yürüten güç, bu teveccühün kaynağı nerede yatıyordu? Bence bu teveccühün kaynağı yıllardır kimliksiz bırakılmak istenen topluma özdeğerler kazandırmaktan, çizgisini bozmamaktan ve insana yatırım yapmaktan geçiyordu.
O’nun uzun, soluksuz, mücadeleli hayatına baktığımız zaman bunun delillerini açıkça görürüz. Türk tarihinde milliyetçiliğin ilk tezahürü Orhun Abidelerinde görülmesine karşılık Türk milliyetçiliğinin modern mânâda sistemleştirilmesinde en önemli adımın 1911 yılında kurulan Türk Ocağı olduğunu görürüz. Bu derneğin fikrî çerçevesinde Ziya Gökalp, Ağaoğlu Ahmet, Yusuf Akçura, Fuat Köprülü, Hamdullah Suphi gibi düşünürleri görmekteyiz. İşte Türkeş’in kültür vasatının kaynağında bu fikir adamları vardı. Daha sonra 1931 yılında Türk Ocakları’nın kapatılmasıyla Nihal Atsız yönetiminde çıkan Orhun mecmuasının ve bu halka dahilinde Birlik, Çığır, Bozkurt, Gökbörü, Ergenekon dergilerinin O’nun tefekkür hayatında önemli bir yeri olmuştur. Bir taraftan da Tek Parti yönetimi, Atatürk’ün ölümünden sonra Anadolu dışında Türklerle ilgilenmek, Osmanlıyı yok saymak, millî kültürün yerine hümanist (perde arkasında marksist) kültürü yerleştirmek gibi yanlış politikaların peşindeydi. Sonunda olan olmuş tarihe "Türkçülük - Turancılık Davası" olarak geçecek davada içinde Türkeş’in de bulunduğu 23 aydın ve bürokrat tutuklanmış; davanın görüşüldüğü 3 Mayıs 1944 günü de bir kaç bin genç Türkçülerin lehine yürümüştü. Artık meşale yakılmıştı.
Türkeş adı Türk tarihinde ikinci kez 27 Mayıs 1960 sabahı duyulacak ve "İhtilâlin Güçlü Albayı" olarak anılacaktı. Aslında delillerle desteklendiği üzere de bütün niyeti Millî Birlik Komitesi’ndeki Batıcı ve Solcu görüşlü insanların ihtilâli yönlendirmesini engellemekti. Bunda bir noktaya kadar başarılı da oldu. Fakat 13 arkadaşıyla birlikte sürgüne gitmekten kurtulamadı. Eğer 14’ler sürgüne gitmeseydi belki idamlar engellenecek, belki hâlâ tartışılan ve % 61.5 gibi düşük oranda bir oyla kabul edilen 61 Anayasası kabul edilmeyecekti. 1960 sonrası Sol’un kuvvetlendiği, TİP’in kurulup meclise girdiği milliyetçi-muhafazakar görünümde olan CKMP’nin zayıfladığı, AP’ nde devrildiği zamanlardır. Milliyetçi aydın ve bürokratlar arasında hareketin daha aktif ve organize olması görüşü yaygındı. İşte bu şartlar altında, 1963 yılında Türkeş ve arkadaşları yurda döndüler.
Türkeş ve birkaç arkadaşı bu şartlar altında CKMP’ye katıldılar. Türkeş, önce parti müfettişi daha sonra da genel başkan olarak siyasî başarısını, teşkilâtçılığını ve programcılığını CKMP’de göstermiştir. O’nun döneminde teşkilâtlandırılan il sayısı 25’ten 61’e çıkmış; 257 maddelik bir program konmuş, kendisinin CKMP’li olduğunu unutan insanlar partiye kazandırılmış en önemlisi 9 Işık Doktrini ortaya konarak toplantı ve yürüyüşlerle bu doktrin halka anlatılmıştır.
9 Işık Doktrini, en önemli özelliği Gökalp’ten sonra din ve milliyetçilik sentezini teoriden çıkarıp bir siyasî aksiyon yapmasıdır. Daha sonra "Türklük Gurur ve Şuuru İslâm Ahlâk ve Fazileti" adı altında sloganlaşan bu görüş, ülkücülükle milliyetçiliği de ayıracaktır. Türk milletini en kuvvetli varlık haline getirmek isteyenler yani ülkücüler, O’nu bu yolda başkomutan yani "Başbuğ" ilan edeceklerdi. Hayatının bundan sonraki kısmı siyasî hayatının yanında hep bu fikri seçilmiş özel talabelerine anlatmakla geçti. Hayatının gençliğinde ve orta yaşlılığında bu seminerlere iki kere katılan bir kişi olarak -seminerlerinin düzgün bir kitap halinde basılacağını da umarak- temas etmeden geçemeyeceğim.
En önem verdiği husus tarih ve dil şuuruydu. Bu ikisi O’nun "olmazsa olmaz" şartlarından biriydi. Bir solukta Türk tarihini ve bu tarihin mihenk taşlarını anlatırdı. Anlatırken veciz örnekler vererek insanları da sıkmazdı.
Her milletin milliyetçiliği olduğunu vurgular, Markist devletlerin dahi milliyetçilik yaptığını söylerdi. Milliyetçiliğinin sınırı yoktu, temelinde millet sevgisi ve saygısı vardı. Türkiye’nin, Türk ve İslâm Dünyası’nın dayanağı olduğunu, bu yüzden münasebetlerimizde Türkiye’ye zarar verilmemesini defalarca vurgulardı. Kıbrıs çıkartması hariç son 50 yılın dış politikasını yetersiz buluyordu. Türkiye’nin tek tek düşmanlarını anlatarak, dış düşmanlarla iç düşmanların kol kola Türkiye’yi parçalama çabalarını tarihten vak’alarla süslerdi.
Türkiye’nin kalkınmasını ise ana hatlarıyla 3 temel üzerinde inşa etmiştir: a) Bilgi Toplumu Olmak, b) Üretimi Arttırmak, c) Milli Kültürü Güçlendirmek. Bunu da kaynağını Türk töresinden almış insanlar gerçekleştirebilirdi. Kuvvetli olmanın temeli iman, disiplin ve aşktı. Bu konuda şu beyiti dilinden düşürmezdi.
Aşk ile olun ki ölmeyesiniz
Aşk ile ölün ki diri kalasınız.
(*)Bir bilge’den alınan dersler