AVŞAR OĞLU ALP ARSLAN BOYUNU BEYAN EDER

16 NİSAN 1997 - TÜRKELİ GAZETESİ
A. BİCAN ERCİLASUN
 
Hânım hey! Gün batmış, bozkır kararmış idi. Lacivert göğe asılı yıldızlar, ışıktan saçlarını Seyhun sularında yıkamaya başlamışlar idi. Oğuz erenleri, yeşil örtüsüne bürünmüş toprak üzerine sereserpe uzanmışlar idi. Kimisi yıldızlara dalıp gitmiş idi, kimisi tatlı düşlere. Suda oynaşan ışığı seyredenler de var idi.
O gece gökte bir yıldız kaymış idi.
Gün ışığıyla Oğuz erenleri uyandılar, at bindiler. Atlarını Seyhun’a sürdüler. Oğuz erenleri bir bir Seyhun’u geçti. Bakalım yiğidim, Seyhun’u kimler geçti. Kara boğa derisinden beşiğinin örtüsü olan, acığı tutanda kara taşı kül eyleyen, kara bıyığını yedi yerden ensesinde düğümleyen, Kazan kardaşı Kara Göne sudan geçti. Onun ardınca bakalım yiğidim, Seyhun’u kimler geçti. Çaya baksa çalımlı, çalkara kuş erdemli, kemeri kurma kuşaklı, kulağı altın küpeli, kalın oğuz beylerini bir bir attan yıkan Kazıklık Koca Oğlu Bey Yigenek sudan geçti. Onun ardınca bakalım yiğidim, Seyhun’u kimler geçti. Altmış koyun derisinden kürk eylese topuklarını örtmeyen, altı koyun derisinden külah eylese kulaklarını örtmeyen, kolu budu irice, Kazan Bey’in dayısı Aruz Koca sudan geçti. Onun ardınca bakalım yiğidim, Seyhun’u kimler geçti. Kuru çaya köprü kuran, geçenden otuz, geçmeyenden döve döve kırk akça alan, alkanatlı Azrail’e kılıç çalan, ak göğsünün üzerine Azrail başın konanda aman dileyen, sözü Hak Teala’ya hoş gelen Duha Koca Oğlu Deli Dumrul sudan geçti.Onun ardınca Bamsı Beyrek sudan geçti. Onun ardınca Kara Budak sudan geçti. Onun ardında Üç Oğul sudan geçti. Saymakla Oğuz erenleri tükense olmaz. At üstünde yiğitler hep sudan geçti.
Oğuz’un başçısı yolun damarını eline aldı; vurdu gitti; Konstantiniyye derler bir şara vardı. Şar, bir ulu derya kıyısında yerleşmiş, heybetli duvarları göğü tutmuştu. Oğuz erenleri ak kanatlı güvercin donuna girip deryaya uçtular. Duvardan aşıp kızıl elma üstüne kondular. Bin yerde ipek halılar döşediler. Ala sayvan gökyüzüne yükselttiler. Topkapısına otağlarını diktirdiler. Ak sedirden kadırgalar, kara kayından kalyonlar donattılar. Doksan tümen levendi Akdeniz’e saldılar.
Derya ortasına bir yeşil ada konmuş idi. Heybetli dağları parmak parmak göğe yükselmiş idi. Al al turunçları taze dala tutunmuş idi. Şarap sızan üzümleri asmalara asılmış idi. Omuzları üryan güzelleri keşişlere şarap sunarlar idi. Mehmet Han oğlu Bayezid Han oğlu Süleyman Han oğlu Selim Han leventlerine buyruk vermiş idi. Geceler gündüzlere, gündüzler gecelere koşulmuş idi. Seyhun kıyısında kayan yıldız yeşil Kıbrıs’ın göğüne asılmış idi.
Oğuz Han oğlu Avşar’ın başçısı yılların damarını eline aldı, çekip yetti. Günlerden bir gün Ayhatun’un gözü parladı. Nur topu gibi bir oğlan doğurdu. Adını Arslan kodu. İri, kara, parlak gözleri vardı. İri pençeleri vardı. Gök yeleli, gök tüylü idi. Arslan büyüdü, Alp Arslan oldu. Dağa taşa sığmadı, su onu durduramadı. Göğsü ilerde, başı dik, kara gözleri derin, yağız bir delikanlı idi. Sırma donanıp kılıç kuşandı. Seyhun’daki lacivert göğün efsunlu yıldızları omuzuna kondu. Düşleri birlik üstüne idi; kızıl elma üstüne idi, gök bayrak ve al bayrak üstüne idi. Atsız derler bir yiğitle yolları buluşmuştu. Düşleri birlikte gördüler, kılıcı bile çaldılar.
Günlerden bir gün toz yarıldı; on altı bin ip üzengili, keçe börklü, azgın dinli, kızgın dilli kâfir çıkageldi. Atsız Bey ve Arslan Bey ve Togan Bey ve Orkun Bey ve Tevet Bey ve Sançar Bey ve daha nice beyler atlarından indiler, arı sudan abdest aldılar, ak alınlarını yere kodular, yüce Tanrı’ya dua ettiler. Gümbür gümbür davullar çalındı, burması altını, tunç borular çalındı. O gün kara polat öz kılıçlar çalındı. O gün kargı dilli kayın oklar atıldı. Ala evren sivri cıdalar süsüldü. O gün namertler, muhannetler sapa yer gözetti. Ama gel gör ki yiğidim, kalabalık korkutur, derin batırır. On altı bin keçe börklü, azgın dinli kâfir ulu koltuklarda otururlar idi. Emir demiri keser idi. O gün emir büyük yerden gelmiş idi. Bey yiğitleri bir bir tuttular, zindanlara kodular. Kimi kolundan duvara asıldı, kimi tepesinden ışığa tutuldu. Kimi hücresinde basacak yer bulamadı. Yirmi üç eren zindanda karanlığı deldi, geleceğe ağdı, umut oldu. Dövüle dövüle tavlandı, kırılmaz çelik oldu. Mavi gökte güneşi, lacivert gecede yıldızları bir daha gördüler. Alp Arslan toprakla, sayla yoğruldu. İri gözleri daha irileşti; demir pençeleri daha sertleşti. Kara yağız bedeni kaskatı oldu. Sesi, Davud sesi gibi idi. Taşı sıksa ezer, demiri bükse eğerdi. Alp Arslan’ın yıldızları aya kavuşmuştu.
Bir sabah onun sesini duyduk. Gür ve heyecanlı. Umut verici, yüreklendirici. Adı adlanmış, ünü ünlenmişti. Gök yeleli kurt gibi idi. Gel gör ki yiğidim demi gelmeyince aş pişmez, günü gelmeyince iş olmaz. Gök yeleli kurt yine tora düştü. Az gitti, uz gitti; derelerden sel gibi geçti, tepelerden yel gibi aştı. Uzak diyarlarda bir daha pişti. Döndü, yuvasına geldi. O şimdi gün görmüş, bir koca kılavuzdu. Genç yiğitler çevresinde top top oldular. Dokuz ağızdan dokuz uran haykırdılar. Yüz bin kâfire kılıç çaldılar. Kara günler içinden, kara yıllar içinden geçildi. Nice yiğitler kahpe kurşunlarla devrildi. Nice Özmenler, nice Önkuzular, nice İmamoğulları kefensiz toprağa girdiler. Ak alınlı yiğitlerin al kanları kara toprağa aktı. Gök yeleli kurdun gözleri buğuluydu. Güzel yurdun gökleri kararmıştı.
Yine bir gün borular çalındı, davullar dövüldü. Ak koyun kara koyun birbirine karıştı. Yaş kurudan, kuru yaştan ayrılmadı. Ölsün diyene vuruldu, yaşasın diyene tepildi. Koca kurtlar ve genç kurtlar bir bir devşirildi, zindana kondu; ölüm fermanları yazıldı. Çakallar kurtları boğdu, yıllar çileye döndü.
Gel gör ki yiğidim, zulüm payidar olmaz. Gün eskiye döndü; yiğitler meydana doldu. Alp Arslan yine ülkü erenlerinin başında durdu. Çakallar uluyanda gök yeleli kurt, dostlar dara düşende ak sakallı koca oldu. At bindi, kılıç kuşandı. Kâh engine indi, kâh yalçın dağlara vurdu. Diyar diyar gezdi, meclis açtı, keneş kurdu. Oğuz erenlerine akıl verdi, danışık verdi. Gün oldu, ala sayvan göğe yükseltti; gün doğusundan, gün batısından, gece ortasından, gündüz ortasından Türk beylerini bir yere yığdı. Ulu toy, ulu yığıncak eyledi. Türk Oğuz beyleri iyice işitsin, katıca dinlesin diye mehter vurdurdu.
Bak-a yiğidim, bu dünya, gelimli gidimli dünya, ahir son ucu ölümlü dünya. Avşar oğlu Alp Arslan dahi bir gece yerinden durmuş idi. Altın makas eline almış idi. Gençlere altın sırmalı kuşak kuşandırmış idi. Hayat, çeşitli ihmallerle dolu uzun bir yolculuktur, demiş, atına binmiş ve tatlı can al kanatlı Azrail’e vermiş idi.
At ayağı külük, ozan dili çevik olur; kara haber tez yayılır yiğidim. Alp Arslan öldüğün dahi tez zamanda kamu alem işitti, karalar bağladı. Yakalar yırtıldı, bağırlar döğüldü. Ak pürçekli analar saçlarını yoldu, ak sakallı kocalar göz yaşlarını sildi. Geceden yollara vuruldu. Konstantiniyye’den, Kars elinden, Diyarbekir’den, Cezire-i Kıbrıs’tan, Frenk ellerinden, ulu deniz ötelerinden genç yiğitler, ak sakallı kocalar, yeşil gözlü sunalar, ak pürçekli analar akın akın geldiler. Dağlar taşlar insan oldu. Engürü, Engürü olalı böyle kalabalık, böyle ahüfigan görmedi. Yiğitler ünü yedi kat arşa dayandı. Yer sarsıldı, gök çalkalandı. Gözler kısılıp yüzler çizgilendi. O gün kız gelinlerin benzi soldu, bey yiğitlerin yüreği daraldı. Tekbir, tekbir üstüne dalgalandı; Allahü ekber nidaları dört bucakta yankılandı. Beyaz kanatlı güvercinler dahi ulu kurdun ölümüne ağladılar.
Dedem Korkut gelip boy boyladı, soy soyladı. Bu boy Avşar oğlu Alp Arslan’ın olsun, benden sonra alp ozanlar söylesin, alnı açık cömert erenler dinlesin dedi.
Yöm vereyim hânım!
Yerli kara dağların yıkılmasın! Gölgelice kaba ağacın kesilmesin! Kanlı akan güzel suların kurumasın! Kadir Tanrı seni namerde muhtaç etmesin! Koşar iken ak boz atın sürçmesin! Vuruşanda kara polat öz kılıcın çentilmesin! Allah veren ümidin kesilmesin! Âhir sonu arı imandan ayırmasın! Ak alnında beş kelime dua kıldık, kabul olsun! Yağıştırsın, deriştirsin, günahınızı adı görklü Muhammet’e bağışlasın, hânım hey!