TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN YAKIN TARİHİNDE ALPARSLAN TÜRKEŞ’İN YERİ

 

Ahmet B. ERCİLASUN*

 Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin dayandığı temel ilkelerden biri milliyetçiliktir. Bu ilke bir yandan hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olması şeklinde tezahür ederken bir yandan da Türklüğü ve onun değerlerini bütün olarak sevmek ve kalkındırmak hedefine yönelmiştir. Atatürk hemen, hemen her konuşmasında Türk, millet, milli, milliyetçilik kavramları üzerinde durmuş ve toplumda milli şuurun devamlı uyanık bulunmasını sağlamıştır. Bu uyanıklık sayesinde devrin aydınları aynı ülküler etrafında kenetlenmişler; bağımsızlığı, devletin bütünlüğünü tartışmak gibi düşünceleri asla hatırlarına getirmemişlerdir. Ancak o devrin milliyetçiliği, sadece devletin tepesinden esen rüzgarlarla beslenen bir akım olarak kalmamıştır. Bunun yanında eğitim öğretim müfredatları da ona göre ayarlanmış, gençlerin okul sıralarında bu kutlu ülküyü kazanmaları sağlanmıştır. Atatürk 1981’de Türk Tarih Kurumunu, 1932’de Türk Dil Kurumunu kurarak Türk milliyetçiliğinin kültür ve tarih temellerini oturtmaya çalışmış; Türk Tarih Kurumunun başına Meşrutiyet devri Türkçülerinden Yusuf Akçura’yı getirerek onun başkanlığındaki bir heyete liselerde okutulacak tarih kitaplarını hazırlatmıştır. Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Mehmet Emin Yurdakul, Yusuf Akçura, Hamdullah Suphi gibi fikir, edebiyat ve hareket adamlarının Meşrutiyet yıllarında teori ve uygulamasını ortaya koydukları Türkçülük düşüncesi böylece Atatürk devrinde bir Milli Eğitim uygulaması haline gelmiştir. Yusuf Akçura ve arkadaşlarının hazırladıkları tarih kitapları, Türklüğü bir bütün olarak ele almış, böylece çocuklarımızın bu düşünceyle yetişmesi sağlanmıştır. Bundan dolayıdır ki Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya çıkan Türk dünyası gerçeği Türk aydınları tarafından kısa zamanda benimsenebilmiştir.

Ancak Moğolistan ve Türkistan bölgesinde kurulan Türk devletleri tarih kitaplarımızda 16. yüzyıla kadar işlenmiş, bundan sonrası ele alınmadığından günümüzdeki Türk dünyası konusunda Türk aydınının zihninde bir boşluk bırakılmıştır. Gerçi Atatürk, günümüz Türk dünyasıyla ilgilenilmesini de istemiş, hatta bu konuda bazı teşebbüslerde de bulunmuştur. Ancak bu durum ders kitaplarına yansımadığı için, Sovyetlerin dağılmasından önce oralardaki Türklerin varlığını Türk aydınlarına anlatmak fevkalade zor olmuştur.

Atatürk devrinde milliyetçilik bir yandan resmi şekilde yürütülürken, bir yandan da yurdun her tarafında şubeleri bulunan Türk Ocaklarıyla halka yayılmaya çalışılmıştır. Atatürk’ün sık, sık ziyaret ettiği ocak şubeleri hem milli düşüncenin hem de inkılapların Anadolu’da benimsenip yayılması için durmadan kültür faaliyetleri yapıyorlardı. Ancak 1981’de Türk Ocakları kapatılmış; onun meydana getirdiği boşluk, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve Halk Evleriyle doldurulmaya çalışılmıştır. Halk Evleri ise daha çok folklor araştırmalarına ve kültür faaliyetlerine yöneldiğinden bütün Türklüğü kapsayan bir milliyetçilik anlayışının halka yayılması mümkün olmamıştır. Bir bakıma sivil teşkilatlanmayı temsil eden Türk Ocaklarının yeri diğer teşkilatlarca doldurulamayınca Türk milliyetçileri dergiler çıkararak bu görevi yerine getirmeye çalıştılar. 1981-1934 yılları arasında çıkan Atsız Mecmua ile Orhun dergileri Türk milliyetçi aydınlarının düşüncelerini yansıtıp yayan zeminler olmuş; bu dergileri çıkaran Nihal Atsız, milliyetçi aydınlar ve gençler arasında ön plana çıkmıştır. Alparslan Türkeş bu sıralarda Kıbrıs’tan Türkiye’ye gelerek Kuleli’ ye girmiş bulunuyordu. Anavatandan kopmuş olan yavru vatanda milli duyguları içinde büyüterek Türkiye’ye koşan Türkeş, bir yandan başta Atsız olmak üzere milliyetçi aydınlarla temas kurmuş, bir yandan da İstanbul’da rastladığı Türkistan göçmenlerinden Türk dünyası hakkında somut düşünceler edinmeye başlamıştır.

1939’dan itibaren Türkçü dergilerde büyük bir artış ortaya çıkar. Daha çok gençlere yönelen ve dönemin genç Türkçülerinden Reha Oğuz Türkkan tarafından çıkarılan Ergenekon ve Bozkurt; yurt dışından dönen Rıza Nur’ca çıkarılan Tanrıdağı, Türk Ocaklı aydın ve bilim adamlarının ağırlıkta olduğu, Hasan Ferit Cansever’ce çıkarılan Türk Yurdu, Orhan Seyfi Orhon’ca çıkarılan edebiyat ağırlıklı Çınaraltı ve nihayet Atsız’ın çıkardığı Orhun. Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığıyla eğitimde hümanizmin milliyetçiliğin önüne geçmesi, sosyalist gazete ve dergilerin çoğalması, hatta bazı sosyalist aydınların Türk milli eğitimini de etkiler hale gelmesi, Türkçü dergi ve aydınları, bu konularda uyarıcı bir görevle de karşı karşıya bırakmıştır. Bu yıllarda genç ve aydın bir subay olan Alparslan Türkeş, Türkçü dergileri dikkatle izliyor ve elbette düşüncelerini paylaştığı Türkçü aydınlarla temas ve dostluk kuruyordu.

1944 yılının Mart ve Nisan aylarında Orhun dergisinde Atsız’ın Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı açık mektuplar, Türkiye’nin ve Türk milliyetçilerinin kaderini etkileyecek çok önemli olaylara yol açtı. Atsız mektuplarında Komünizmin hızlı gelişmesine dikkat çekiyor ve bazı Marksistlerin Milli Eğitim Bakanlığına dahi sızabildiğini yazıyordu. Tek parti devrinde, hem de başbakana hitaben yazılmış bu açık mektuplar, hele mektuplardaki şiddetli üslûp, o zamana kadar alışılmış bir şey değildi. İktidar Türkçüleri susturmaya ve gerilemeye, Komünist Rusya ilerlemeye başlamıştı. Turancıları başı boş bırakıp Türkiye’nin başını derde sokmaya lüzum yoktu. Bu endişe ve vehim içinde de bulunan iktidar, açık mektuplarda kendisine hakaret edildiği iddiasıyla Atsız aleyhine dava açan Sabahattin Ali ile Atsız’ın mahkemeye çıktığı gün, milliyetçi gençlerin Ankara’da yürüyüş yapmasını bahane ederek Türkçü aydınları tutuklamaya başladı. Yalnız Nihal Atsız, Nejdet Sançar, Reha Oğuz Türkkan gibi Türkçülüğün önde gelen isimleri veya İsmet Tümtürk, Hikmet Tanyu, Zeki Sofuoğlu, Muzaffer Eriş gibi Türkçü gençler değil; Zeki Velidi Togan, Hüseyin Namık Tevetoğlu, Alparslan Türkeş gibi subaylar da tutuklananlar arasındaydı. Suçları ırkçılık, Turancılık ve hükümeti devirmek için gizli teşkilat kurmaktı. Aylarca tutuklu kaldılar, işkence gördüler, tabutluklarda yattılar. Mahkeme suçlu olduklarına hükmetti. Ancak temyiz mahkemesinde beraat ettiler. Onlar aklanmışlardı ama Türk milliyetçiliği fikri büyük yara almıştı. Atatürk’ün, devletin temel ilkelerinden biri olarak düşündüğü milliyetçilik adeta bir suç haline gelmişti.

1950’de iktidarın değişmesi, milliyetçilik ve milliyetçiler açısından çok şeyi değiştirmedi. Kısa sürede teşkilatlanan ve yurt çapında şubeler açan Milliyetçiler Derneği kapatıldı. Büyük iktisadi hamleler yapan Demokrat Parti iktidarı kültür ve eğitim alanını boş bıraktı. Böylece 1940’larda gelişmeye başlayan, Hasan Ali döneminin hümanist eğitim politikasından da beslenen sosyalizm, aydınlar arasında daha çok taraftar bulmaya başladı. Türk okulları, önceki iktidar döneminde olduğu gibi yine büyük çoğunlukla milliyetçi olmayan, hatta bir kısmı milliyetçiliğe düşman olan aydınlar yetiştiriyordu. Sadece halka dayanarak ve iktisadi hamleler yaparak iktidar olunacağını düşünen Demokrat Parti, 1950’lerin sonunda hemen, hemen bütün aydınları karşısında buldu. Elbette aydınlar ve basın, bu ülkede yaşayan subayları da etkiliyordu; 27 Mayıs 1960’ta ihtilal oldu.

İhtilalin sesi, 1944’teki Irkçılık-Turancılık davasının tutuklusu Alparslan Türkeş’ ti. Kısa sürede “ihtilalin kudretli albayı” olarak ün kazandı. İhtilal komitesinde onun varlığı ve etkili bir konumda oluşu, milliyetçilerin yüreğine su serpmişti. Üstelik komitede Mehmet Özgüneş, Dündar Taşer, Rıfat Baykal, Muzaffer Özdağ gibi milliyetçi olarak bilinen başka subaylar da vardı. Demokrat Parti kapatılmıştı ve yargılanıyordu. Türkeş ve arkadaşları sadece Halk Partisi’nin katılacağı, Demokrat Partinin temsil edilmediği erken bir seçimi engellemeye çalışıyorlardı. Alparslan Türkeş, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü adıyla Türk dünyasını araştıracak ilmi bir dernek kurdurmuştu. Bir yandan da milliyetçiliği geniş kitlelere yayacak Türk Kültür Ocaklarını teşkilatlandırmaya çalışıyordu. Türkeş’in adı ve faaliyetleri şüphesiz ki Halk Partisi’nin lideri İsmet İnönü’yü endişelendiriyordu. 38 kişilik Milli Birlik Komitesi bölündü; 13 Kasım’da Türkeş ve arkadaşları (14’ler) tasfiye edilerek yurt dışına sürüldüler.

Bu tarih Türk milliyetçileri için önemli bir tarihtir. Çünkü artık milliyetçilerin teşkilatlanmasında Türkeş’in ön plana çıkacak ve o güne kadar sadece dernekler şeklinde teşkilatlanarak, dergilerle sesini duyuran milliyetçilerin siyasi parti olmaları gündeme gelecektir.

1940 ve 1950’lerden sürüp gelen milliyetçi aydınların sayısı çok fazla değildir. Bunların bir kısmı Adalet Partisi’nin kuruluşunda yer almış, hatta doğrudan doğruya partinin kurucusu olmuş; fakat sonra bu partide hakimiyeti ellerinden kaçırmışlardır. Alparslan Türkeş’i siyasi hayatta bir önder olarak görmek isteyen milliyetçiler ise onun lehinde yurt çapında bir hava oluşturmaya çalışmaktadırlar. Bunlar özellikle 1944 olaylarında Türkeş’le kader arkadaşlığı etmiş olan milliyetçilerdir ve İsmet Tümtürk’ün yönettiği haftalık milli Yol dergisini çıkarmaktadırlar. Sayıları azdır, ama özellikle gençler üzerinde etkilidirler. 27 Mayıstan sonra cür’etleri, sayıları ve aydın kamuoyu ile basın üzerinde nüfuzları artan Marksist sosyalistler karşı da duyarlıdırlar.

Alparslan Türkeş ve arkadaşlarının yurt dışından dönmesiyle milliyetçilerin siyasi olarak teşkilatlanmaları konusu gündeme gelir. Sonunda Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne girilmesine karar verilir. Böylece Türk milliyetçileri ilk defa olarak siyasi bir teşkilatlanma içine girmiş olurlar ve bundan sonra milliyetçilik büyük ölçüde Alparslan Türkeş’in adıyla bağlı kalır. CKMP’ nin 1965 kongresiyle Türkeş genel başkan olur ve partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirilir.

Alparslan Türkeş’in milliyetçiliğimizin yakın tarihinde ve ülke kaderindeki en önemli rolü, tamamen Marksist sosyalizme kaymakta olan genç aydınların önemli bir kısmını bu akıma kaymaktan alıkoyarak ülkücü-milliyetçi düşünce etrafında toplamasıdır. Eğer bu hadise olmasa idi gazete ve dergi sayfalarından çıkıp anarşist ve terörist örgütler haline gelen Marksist-Leninist gruplara ülkemiz teslim olabilir ve Türkiye büyük bir ihtimalle Afganistan’ın durumuna düşerdi. Alparslan Türkeş, toplumcu ve ekonomik bir muhteva da içeren geniş ve cazip bir programla Türk kamuoyunun karşısına çıkmış, teşkilatçı yeteneğiyle toplumun her kesiminde milliyetçi ve ülkücüleri teşkilatlandırmış; o ve onun peşinden gidenler 12 Eylülden önceki vahim günlerde Türk milletinin direnme gücünü temsil etmişlerdir.

12 Eylül ihtilalini yapanların ilk bildirilerinin ilk cümlesi mealen şöyleydi: Türk devleti düşman güçlerin fiili ve fiziki saldırısına uğramış ve bunun karşısında devletin güvenlik güçleri aciz kalmışlardır. Bu tespit doğruydu ve hiç şüphesiz ihtilalin meşruiyetinin en önemli gerekçesiydi. Ancak bu tespit, fiili ve fiziki saldırıya maruz kalan ve saldırı karşısında güvenlik güçleri acze düşen ülkeyi başkalarının da savunmasını meşru kılar. Dolayısıyla 12 Eylülcülerin, kendilerinden önce saldırıya karşı koyan milliyetçilere tavrını anlamak mümkün değildir. 12 Eylül rejiminin siyasi partileri kapatması ve Marksist ihtilalciler yanında, onlarla aynı kefeye koyarak milliyetçileri de ağır işkencelere tabi tutması ve yargılaması; Türk siyasi hayatında olduğu gibi, milliyetçiler arasında da dağınıklıklara yol açmıştır. Kenan Evren ve arkadaşlarının, kendilerinden sonrası için tasarladıkları siyasi tablo ortaya çıkamadığı gibi, bugüne kadar sürüp gelen istikrarsız hükümetlerin de başlıca sebebi, bu “tepeden siyasi hayatı tasarlama tutumu” olmuştur. Bu istikrarsız ve dağınık ortamda, siyasi haklarını yeniden kazanan Alparslan Türkeş, adeta tekrar sıfırdan başlayarak Milliyetçi Hareket Partisi’ni yeniden canlandırmış ve son seçimlerde %8’i aşkın bir oy oranına ulaşmıştır.

1990’ların başında Sovyetlerin dağılması ve bağımsız Türk cumhuriyetlerinin kurulması; bir yandan Marksizm'in bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de büyük itibar kaybetmesine yol açmış; bir yandan da Türk dünyası davasını, baştan beri siyasetinin temeli yapan Alparslan Türkeş’e büyük itibar kazandırmıştır. Dost düşman, onun ve Türk milliyetçilerinin haklılığını kabul etmek zorunda kalmıştır. Türk cumhuriyetleriyle kısa zamanda gelişen ilişkiler ve bu ilişkilerde Türkeş’in aktif rol alması; Türk dünyasında da onun ismini ön plana çıkarmış; gençliğinden beri onun bu davayla ilgilendiğini öğrenen Azeri, Türkmen, Özbek, Kazak, Kırgız, Uygur, Tatar; hatta Yakut ve Çuvaş Türklerinin bir kısım aydınları onu bir önder olarak algılamaya başlamıştı.

PKK terörü ve Güneydoğuyu Türkiye’den ayırma düşüncelerinin seslendirilir olması da son yıllarda Alparslan Türkeş’e olan teveccüh ve ihtiyacı arttırmaktaydı. Hayatının son dönemlerinde onun, Türk toplumunda birleştirici ve kaynaştırıcı bir rol oynamaya başladığı da görülüyordu. Ne yazık ki böyle önemli bir kavşak noktasında onu kaybettik. Cenazesinde buluşan milyonlar ve ölümünden sonra dost düşman pek çok kalem tarafından hakkında yazılan övücü yazılar Alparslan Türkeş’in Türkiye’nin yakın tarihinde oynadığı rolün en açık tanığıdır. Türkiye’nin ve Türk milliyetçiliğinin yakın tarihi artık onsuz yazılamaz.