ALPARSLAN TÜRKEŞ, KÖY-KÖYLÜ VE TARIM

Ali GÜNGÖR*  

GİRİŞ

Alparslan Türkeş 20. yüzyılın ikinci yarısında ismi üzerinde en fazla tartışılan fikir-aksiyon ve siyaset adamı olmuştur. O’nun Türk fikir ve siyaset dünyasına getirdiği yeni ufuk ve boyutlar, günün koşulları ve gelişmiş ülkelerin yapılanması ile Türkiye’yi kıyaslama alışkanlığı içinde boğulmuş, stabil aydınlar ve siyasetçiler tarafından maalesef anlaşı-lamamıştır. O’nun ortaya koyduğu fikirler çoğu aydın ve siyasiler tarafından hayal, meseleleri kavrama ve çözümler arama gayreti içinde olanlar tarafından da tehlikeli bir ataklık olarak değerlendirilmiştir.

Ancak 21. yüzyıla girmeye çok yaklaştığımız bu günlerde ve O’nun Hakk’ın Rahmetine kavuşmasıın 1. yıl dönümünde “21. Yüzyılı şekillendirecek fikir-ülkü ve kadronun mimarı Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ’tir” diyen ve kabullenenlerin çokluğu tahminlerin çok üzerine çıkmıştır. Şurası muhakkaktır ki; tarih, Alparslan TÜRKEŞ’i 20. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vuran ve Türk dünyasını 21. yüzyıla hazırlayan belki de 21. yüzyılı şekillendiren büyük fikir-ülkü ve aksiyon adamı, “Başbuğ” olarak tesbit edecektir.

Merhum Türkeş’i hakettiği bu yüksek konuma oturtan geniş ufku, fikir üretimi ve organizasyon yeteneği içerisinde, köye, köylüye, ve tarıma yönelik yaklaşımları birçok hususlardan daha fazla olarak kendisini hissettirir.

İnsanoğlunun yaşamak için ihtiyaç duyduğu, yaşamını borçlu bulunduğu en temel sektör tarım ve onun emekçileri köylüler, çiftçilerdir. Bununla birlikte tarih boyunca fakirliğin, garipliğin acısını en fazla çeken, bakımsız köylerde köhne yaşama mahkum olan da yine bu sektörün çalışanları köylüler ve çiftçilerdir.

İnsanlık için bu derece yüksek öneme haiz bir sektör ve insanca yaşamaktan hep uzakta bırakılmış bu sektör çalışanları köylü ve çiftçilerle ve onların yaşadığı çevre olan köylerle Alparslan Türkeş gibi insanlığa sevgi ve saygı duymayı ve halka hizmet etmeyi faziletlerin en büyüğü kabul eden, aşk derecesinde milletine tutkun bir fikir ve siyaset adamının özel bir önem vererek ilgileneceği muhakkaktır.

Nitekim 9 Işık umdelerinden birisini de “köycülük” olarak Türk Milletinin önüne koymuştur. Bu cümleden olarak siyasete ilk adımını attığı partinin adının da belki mutlu bir tesadüf, belki bilerek ve hazırlanarak yapılmış bir tercih ile “Köylü Millet” isimlerini ihtiva eden Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (C.K.M.P) olduğunu ifade etmektedir.

 Köy-Köylü ve Tarımda Gelişme Süreci

Alparslan Türkeş’in köy-köylü ve tarıma yaklaşımını daha iyi anlayabilmek bakımından bu sektördeki gelişme sürecine ana hatları ile de olsa bakmakta fayda olacaktır.

Şunu hemen belirtmek gerekir ki, tüm dünyada olduğu gibi Anadolu’da da tarımla uğraşan nüfus, toplumun diğer kesimlerine oranla, hep daha geri ve fakir bir hayat sürmüştür. Ancak Türklerin Anadolu’ya gelişinden sonra, Selçuklu ve Osmanlı’nın gelişmişlik dönemlerinde, Avrupa çiftçisinin köleliğe yaklaşan hayat standardı ile kıyaslanamayacak bir gelişmişlik yaşadıklarını görmek mümkün olmaktadır.

Osmanlılar Döneminde Köy ve Tarım

Batılı bir ilim adamı olan Prof. M. M. Waht, Osmanlının gelişmişlik dönemindeki Türklerin ziraat ve hayvancılığından bahsederken “Anadolu’da batının gözlerini kamaştıran serveti, çalışkan köylülerin üretimi meydana getirmektedir. Türkler dünyanın en iyi ziraatçileri ve hayvancılarıdır. Onların elinde ziraat ve hayvancılık bir fendir. Bu konuda yayınlanmış birçok eserleri vardır. Avrupaya buğday, arpa, susam, nohut, pirinç ve pamuk, tanesi 1000 altına cins atlar, Ön Asya’ya da koyun satarlar” demektedir. Yine Prof. M. Akdağ Osmanlı’nın gelişmişlik dönemi için “En karlı ticaretlerinden biri de tarım ticareti idi. Tüccarlar limanlara yakın yerlerde depolar, ambarlar inşa ediyorlar, devlet rayicinden 5-10 kuruş fazlasına halktan tarım ürünlerini alıyorlar ve 5-10 kuruş karla frenk tüccarlarına satıyorlardı” tesbitini yaparak, o zaman için Anadolu’nun bir tarım ürünleri ambarı olduğunu ortaya koymaktadır.

Anadolu’nun Osmanlılar devrinde bu gelişmişlik düzeyini ortaya çıkaran temel faktör; devlet düzeni, devletin mülkiyet anlayışı ve teşkilatlanma modeli ile bu anlayış ve model içinde geliştirilen toprak düzenidir. Buna göre, mülk ve toprak Allah’ındır. Toprağın, insanlığın ve toplumun hayrı için, en verimli şekilde işletilmesi, tasarruf hakkının düzenlenmesi Allah adına padişaha aittir.

Bu anlayışla Osmanlılar topraklarını iki şekilde düzenlemişlerdir: Tapuları şahıslara ait olan hür ve müstakil tarım işletmeleri ve çoğunluğu teşkil eden miri araziler. Miri araziler de tımar, zeamet ve has diye üçe ayrılmıştır. Yıllık geliri 1000-20.000 akçe arasında olanlara tımar, 20.000-100.000 arası olanlara zeamet ve 100.000-200.000 arası olanlara da has denilmiştir.

Tımar, zeamet ve haslar devletin “askeri-memuru” durumunda bulunan şahıslara verilmiştir. Dirlik sahibi denilen bu şahıslar, dirliği dahilinde ekilmemiş boş arazi bırakmaz. Dirliğine bağlı köylerde ihtiyacı olanlara tohum, çift hayvanı, alet, ekipman vermek ve üretimin artırılmasından, köylerde huzur ve güvenin devamlı kılınmasından dirlik sahibi sorumlu tutulmuştur. Yine mahsulun aşarını toplamak, toprak intikal ve devirlerindeki vergi işlemlerini takip etmek dirlik sahiplerinin görevidir.

Dirlik sahibi denilen bu şahıslar, dirliklerine karşılık devlete karşı belli sorumlulukları da beraberinde yüklenmişlerdir. Dirlik sahipleri elde ettikleri gelirlerden tımar için 3000, zeamet ve has için 5000 akçeyi kendi geçimleri için ayırdıktan sonra geri kalan 3000 ve 5000 akçe için bir asker beslemek ve hazır bulundurmak zorundadır. Yine dirlik sahibinin sorumlulukları ile ilgili herhangi bir ihmali, suistimal ya da suçu görüldüğünde azledilir ve dirliği elinden alınır.

Görüldüğü üzere uygulanan toprak düzeni ile köyler ve çiftçiler teşkilatlandırılmış, dirlik sahipleri kanalıyla devletin hiyerarşik yapısı içinde, devlet düzeninin temeli teşkil edilmiştir. Böylece devlet; dirlik sahipleri kanalıyla köyü-köylüyü ve tarımı sürekli olarak kontrol altında tutmuş, ihtiyaç duyulduğu noktalarda desteği ile çiftçinin yanında olmuştur.

Devletin desteği ve korumasından sorumlu görevliyi hep yanıbaşında gören, buna karşılık kural ve kanunların zamanında uygulanmasından sorumlu devlet gücünü de hep üzerinde hisseden köy ve köylü huzur içinde üretime seferber olmuş, Prof. M. M. Wath’ın dediği gibi batının gözlerini kamaştıran serveti meydana getirmiştir.

Ancak bu gelişmişlik düzeyini devam ettirecek, sürekli ileriye götrecek temel dinamiklerin köy ve çiftçi bünyesinde bulunmayışı sebebiyle, devlet düzeninde ortaya çıkan aksamalarla birlikte, tarım sektöründe de çöküntü kaçınılmaz bir gerçek olmuştur.

Kanuni Sultan Süleyman devrinden itibaren görülmeye başlayan devlet idaresindeki rüşvet ve kayırmalar kısa sürede toprak düzenine de sirayet etmiştir. İlk defa Sadrazam Rüstem Paşa tarafından uygulanan ve bugünkü özelleştirme anlayışına çok benzeyen bir uygulama ile dirliklerin (Tımar, zeamet ve haslar) aşar ve vergileri bazı kişileri kayırmayı esas alan ihaleler ile şahıslara verilmeye başlanmıştır. Devlete belli bir vergi verme karşılığı dirliklerin ve köylerin gelirini ve kontrolünü ele geçiren tüccarlar daha çok nasıl kar edeceğinin hesabı ve uygulaması içinde köylüyü ezmiş, devlet desteğini de kaybetmiş olan tarım çöküntüye uğramıştır.

Köy ve tarımdaki çöküntü süratle kendisini devlet bütçesinde göstermiş ve bütçenin dengesi bozulmuştur. Bütçedeki açıkların kapatılması için daha çok özelleştirmeye yani dirliklerin gelirlerinin tamamının tüccarlara, bankerlere ihale edilmesine yönelinmiştir. Böylece devletin askeri ve memuru durumunda bulunan dirlik sahibi sipahilerin yerini bankerler ve tüccarlar almıştır.

Zamanla daha çok zenginleşen bu tüccarlar, Tanzimat ile birlikte, iktidarla pazarlığa oturmuş, kontrollerine geçirdikleri toprakların tapularını da temin ederek, asıl üretici durumunda bulunan köylülerin büyük bir çoğunluğunun topraksız, yahut az topraklı kalmasına sebep olmuşlardır. Netice olarak zamanında bir sistem harikası olan Osmanlı Toprak Düzeni de tamamiyle ortadan kalkmıştır.

Diğer taraftan devlet idaresinde ortaya çıkan sosyal ve ekonomik bunalımlar, beraberinde huzursuzluklar ve isyanları getirmiş, uzun süre devam edecek olan Celali İsyanları başlamıştır. Bu isyanlar özellikle devletin korumasından yoksun kalan köylerde etkili olmuştur. Can, mal ve namus kaygısına düşen köylüler, köylerini terk ederek kuş uçmaz, kervan geçmez dağ başlarına, kuytu yerlere çekilmişler, yahut şehirlere göçmüşlerdir. Böylece büyük yerleşim yerleri durumundaki köyler dağılmış ve bugünkü dağınık; sayısı 65.000’i bulan köy yapısı ortaya çıkmıştır.

 

Cumhuriyet Döneminde Köy ve Tarım

Cumhuriyet dönemine girilirken, l9l3-l923’te, tarım yapılan tüm arazinin %65’i çiftçi ailelerinden %5’inin elinde bulunuyordu. Geriye kalan %95’lik nüfus tarım arazilerinin %35’inin sahipliğini paylaşmak durumundaydı. Bunun yanında 100.000 çiftçi ailesi ise tamamen topraksız olup, yarıcı, kiracı ve maraba olarak çalışıyordu. l3 milyon olan nüfusun %80’i köylü olup, ilkel metodlar ve vasıtalarla ancak kendilerine yetecek kadar üretim yapabiliyorlardı. l876’dan beri büyük şehirlerin ihtiyacı olan ekmeklik buğday ithal ediliyordu. Köylerin sayısı çok fazla ve dağınık olup mevcut imkanlarla hizmet ve yatırımın götürülebilmesi imkansız görünüyordu.

Atatürk bu tablo içindeki Anadolu’yu kalkındırmak için önce köy ve köylüyü kalkındırmanın gerekli olduğunu düşünmüş ve daha Milli Mücadeleye başlarken bunun için planlar yapmaya başlamıştır. Bunu da “Köylü davası Milli Mücadeleden sonra köklü olarak ele alınacaktır. Köylülere yardım edilecektir. Köylüler tefecilerin, ağaların, eşrafın sömürüsünden kurtarılacaktır.”, daha sonra da “Anadolu’nun ortasında bir köylü hükümeti kurulmuştur. Köy davasının beklemeye tahammülü yoktur” ifadeleriyle ortaya koymuştur.

1923’ten itibaren Atatürk’ün ve Ziya Gökalp’in yönlendirdiği fikirler istikametinde köy kalkınma planları geliştirilmiş, bizzat Atatürk tarafından hükümetlere ve meclise direktif mahiyetindeki konuşmalarla dile getirilmiştir. l3 Ağustos l923’te T.B.M.M.’nin 2. Dönem açılış konuşmasında şöyle demiştir. “Milli ekonomimizin temeli hiç şüphe etmeyiniz ki ziraattir. Sanayi kalkınmasının yolu, tarımsal kalkınmadan geçer. Bu nedenle tarımsal kalkınmayı sağlamak için önce memleketi Tarım Bölgelerine, her tarım bölgesini de Tarım Merkezlerine ayırmalıdır. Sonra da bir tarım programı hazırlamalıdır. Tarımsal kalkınmamız yıllarca takip edilecek bir programa bağlanmazsa, keza bu programı yıllarca takip ve tatbik edecek ehliyetli bir idealistler kadrosu olmazsa tarım çalışmaları verimsiz kalır.”

Atatürk’ün bu çok açık ve yerinde tesbitlerine rağmen Cumhuriyet Hüktümetleri tarafından köy ve tarım için ciddi programların hazırlanıp, bunların takip ve tatbik edildiğini söylemek maalesef mümkün değildir. Nitekim aynı mahiyetteki konuşma l4 yıl sonra l937’de yine Meclis kürsüsünden bir kere daha yapılmıştır. Bununla birlikte özellikle Atatürk döneminde köklü değişikliklere kapı açan ciddi adımların atıldığını da ifade etmek gerekir. Bu cümleden olarak altını çizeceğimiz hususlar şunlardır.

- Aşar vergisi kaldırılmıştır. Ziraat Bankası’nın sermayesi ve köylüye vereceği krediler artırılmıştır. l929’da Ziraat Kredi Kooperatifleri kanunu çıkarılmış, kooperatifleşmeye önem verilmiş ve teşvik edilmiştir.

- 1923-1938 arasında göçmenlere 6 milyon dekar ve topraksız köylülere 741.000.000 dekar toprak dağıtılmıştır.

- Tarım Bakanlığı’nın bütçesi artırılmış, Devlet Çiftlikleri ve Tarım İstasyonları kurulmuş, ziraat okulları açılmıştır.

- 1937’den itibaren yeni tarım alet ve makinaları getirilmiş, makinalı tarım yapmak isteyenlere kolaylıklar sağlamak için kanunlar çıkarılmıştır.

Daha sonraki yıllarda bu noktalardan hareketle geliştirilen hizmet ve yatırımlar tarımdaki gelişmelerin hızını ve yönünü tayin etmiştir. Hükümetler ve aydınlar köy ve tarım için çok şey söylemişler, tarım üretiminde önemli sayılabilecek ciddi artışlarda sağlanmış, ancak Türkiye’nin köy ve tarımsal yapısındaki gerilik ve fakirlik ortadan kaldırılamamıştır.

 

Köy ve Tarımdaki Temel Problemler

Köy ve tarımdaki temel problem, bu kesimin devlet yönetiminde ve ekonomik politikaların belirlenmesinde etkili olabilecek organizasyonlara ve güce hiç bir dönemde sahip olamayışıdır. Bu bakımdan bunalımlardan, devlet çarkının işleyişinde ortaya çıkacak aksamalardan ve yanlış uygulamalardan her zaman ve öncelikle etkilenen sektör, tarım sektörü ve onun üzernide yaşayan köylü ve çiftçiler olmaktadır.

Bu iki temel hususun tesbitinden sonra köy-köylü ve tarımın içinde yaşadığı tabloyu ana hatları ile tahlil ettiğimizde, geri kalmışlık sonucunu doğrudan etkileyen, şu problemleri görmek ve ona göre plan, program geliştirmek gerekir.

1. Köy sayısı çok fazla ve yerleşim çok dağınıktır. Bunun tabii sonucu olarak yatırımların her yere, yeterince ve zamanında yapılması imkansızdır. Aksi yönde imkanları zorlayarak yapılacak gayretlerin de ülke imkanları dikkate alındığında israfı doğuracağı ortadadır.

Nitekim 75 yılık Cumhuriyet döneminde hükümetlerin bütün iyi niyetli yaklaşımlarına rağmen, yol-su-elektrik-telefon-kanalizasyon-konut gibi altyapı, eğitim-sağlık-adalet gibi sosyal ve kültürel hizmetleri oluşturacak yatırımların köy denilen her yerleşim birimine yeterince ulaştırılması mümkün olmamıştır. Gerekli bu yatırımlardan bir tanesi bir köye yapılabilmiş ise diğerleri eksik kalmış, bir diğer konudaki yatırım diğer köye yapılmış, ancak bu köy de diğer yatırım ve hizmetlerden mahrum bırakılmıştır. Bu sebeple köye ve tarıma yatırım, siyasetçilerimiz tarafından çok istismar edilen bir konuyu oluşturmuş siasetin yozlaşmasına kapı açmıştır.

2. Tarımın üzerindeki nüfus baskısı, olması gerekenin çok üzerinde ve yüksektir. Bu durum arazilerin devamlı olarak parçalanması ve tarım işletmelerinin sürekli küçülmesi sonucunu doğurmaktadır. Medeni Kanunumuzda tarım arazilerinin parçalanmasını ve miras yolu ile tarım işletmelerinin küçülmesini önleyici maddeler bulunmasına rağmen, diğer tedbirlerle desteklenmediği için, uyulanma kabiliyeti olmayan bir kanun olarak kalmıştır.

3. Tarıma yönelik yatırımlar başta sulama olmak üzere yetersizdir. Halen sulanabilir durumda bulunan 8,5-13,5 milyon hektar arazinin yalnızca 4 milyon hektarı sulanabilmektedir. Yatırımların bu hızla devam etmesi halinde topraklarımızın suya kavuşmasının 40-50 yıl gibi bir zaman alacağını ifade edersek, yatırımların hangi gülünç boyutta kaldığını açıklamamız daha kolay olacaktır.

Diğer taraftan toprağa ve tarıma ferden yatırım yapmaya yeter sermaye birikimi köylüde ve çiftçide mevcut değildir. Sanayi ve ticaretle kıyaslandığında kar nisbeti çok daha düşük olan tarıma özel teşebbüs tarafından yeterli yatırımın yapılamayacağı ise bilinen bir gerçektir.

4. Tarım üretiminin yapısında, serbest piyasa ekonomisi şartlarında arz-talep dengesi oluşurken, üreticiyi koruyacak esneklik yoktur. Tarımda üretim süresi genellikle yıllıktır. Talep tahmini bile yapılmayan ülkemizde, üretici, kendi ufku çerçevesinde tahmin edebildiği talep doğrultusunda, bir yıl öncesinden adım atacaktır. Bundan bir yıl sonra oluşacak talebe göre durumunu ve üretimini yeniden düzenlemesi, tarımın tabiatı icabı mümkün değildir. Sonuçta üretim, çoğu zaman maliyetin bile altında bir değerle pazar bulabilmekte, büyük bir kısmı ise çürümeye terkedilmektedir. Yahut da Pazar değeri yüksek olan bir ürün çok az üretilmiş bulunmaktadır.

5. Topraklarımız “Arazi Kullanım Planlaması”ndan yoksun, alışılagelmiş ve rasgele usuller ile kullanılmaktadır. Azami ekonomik verimi ortaya çıkaracak ilmi metodlardan uzak kullanımların, verimsiz kullanımı ve israfı doğuracağını izah etmeye gerek yoktur.

6. Tarımda uygulanacak politikaları belirlemesi, bunları bir plan ve programa bağlayıp öncelikleri tespit etmesi gereken “Devletin Tarım Organizasyonu”nun kendisi bozuktur. Bozuk bir sistemden politika üretmesini, doğru plan ve program yapmasını, tarımı ileri götürecek uygulamalar içinde olmasını beklemek mümkün değildir.

 

Alparslan Türkeş’in Köy-Köylü ve Tarıma Bakışı

Buraya kadar tarımın tarihi gelişimini ve halen içinde bulunduğu temel problemleri tesbit etmeye çalıştık. Şimdi Alparslan Türkeş’in köy-köylü ve tarıma yaklaşımlarının ne derecede isabetle ortaya konulmuş fikir ve projeleri kapsadığı daha iyi anlaşılmış olacaktır. Ancak buraya geçmeden önce Alparslan Türkeş’in fikir dokusunun temelini oluşturan kişiliği üzerinde kısaca da olsa durmak gerekir.

 

 

Alparslan Türkeş’in Kişiliği

Alparslan Türkeş’in kişiliğini oluştura en önemli husus, yazımızın başında da ifate ettiğimiz gibi O’ndaki sonsuz insan sevgisi ve aşk derecesindeki millet tutkusudur. O; Allah’ın rızasını kazanmanın birinci yolunun, Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerinin de işaret ettiği gibi, en kutsal varlık olarak yaratılan insana hizmetten geçtiğine inanır. İnsana hizmet denilince de tabidir ki öncelikle Allah’ın dinini ve adaletini yeryüzüne hakim kılmaya kendisini adamış olan Türk’e hizmet, Türk Milletine hizmet gelir. Türk Milleti’ne yapılacak en iyi hizmet ise O’nu maddi ve manevi alanda kalkındırmak olacaktır.

Bu noktada Alparslan Türkeş’in kendisiyle ilgili şu ifadeleri hatırlamakta mutlak fayda olacağına inanıyorum.

“Çocukluk ve gençlik yıllarından beri Türk Milleti’nin eski, kudretli, refahlı günlerden neden böyle geri kalmış, yoksul ve güçsüz hale düştüğünü düşünürdüm. Bu zayıf durumdan kurtularak tekrar kendi gücüyle ayakta durabilen ve kimseye avuç açmayan refahlı, huzurlu bir devlet haline gelebilmesi nasıl mümkün olacak diye araştırmalar yapardım. Başka milletleri, bilhassa ileri gitmiş modern memleketleri inceler ve bizim de onlara ulaşmamızı sağlayacak çareler bulmak için çırpınırdım. Bir halk türküsü var. Şöyle diyor:

Yer beni, yer beni

İçime bir kurt düştü

Gece gündüz yer beni, yer beni

Ben bu işin üstesinden gelemezsem

Kara toprak sinesine sığdırmaz

Yer beni, yer beni.

İşte yıllarca önceden beri bizim de içimize bir kurt düştü...

Milletimizin ve yurdumuzun en kestirme yoldan, hızla kalkındırılması için her çabayı gösterme isteği halinde bir kurt düştü. Şimdi memleketi adım adım dolaşıyorum. Ve bütün vatandaşlarla görüşüp, konuşuyorum. Fakat bunu ne için yapıyorum! Bunu milletin içine bir kurt düşürmek ve böylece hep beraber büyük hamlelere girişmek üzere, bütün milleti harekete geçirmek için yapıyorum”

Buradan da anlaşılacağı üzere Alparslan Türkeş kendisini Türk’ün, Türk Milleti’nin kalkınmasına adamıştır.

O’nun için kalkınma meselesi, öncelikle, milletçe karar verilmesi ve bunun için topyekün seferber olunması gereken bir davadır. Bu dava için, milletçe birlikte karar verileceği ve topyekün seferber olunacağına göre kalkınma da topyekün sağlanmalıdır. Kalkınma çabaları büyük çoğunluk ihmal edilerek belli zümrelere inhisar ederse sadece o zümre kalkınır. Büyük çoğunluk ve dolalayısı ile millet kalkınamaz.

Milletimizin büyük bir çoğunluğu köylerde yaşamaktadır. Köylü nüfusun kalkınması eksik bırakılarak milletimizin kalkınmasından söz etmek mümkün değildir. Ekonomide önemli bir sektör tarım sektörüdür. İnsanlık için daima hayati önemde olan, ülkemiz için ise daha da büyük bir önem taşıyan tarımın kalkınmasını eksik bırakarak ekonomik kalkınmışlığı yakalamak imkansızdır.

Bu sebeple ekonomik kalkınma, iyi hazırlanmış bir plan ve program dahilinde, sanayitarım ve hizmet sektörü ile bir bütünlük içinde ele alınması gereken bir büyük davadır. Bu önemli husus Alparslan Türkeş’in devlet idaresinde söz sahibi olacağını 27 Mayıs l960’lı yıllara kadar maalesef siyasilerin ve aydınların dikkatlerinden uzak kalmıştır. O tarihe kadar ülkemizde kalkınma tartışmaları, tarım sektörüne mi, yoksa sanayi sektörüne öncelik verilmesi gerektiği üzerinde yoğunlaşmış, kısır bir alana sıkıştırılmıştır.

Alparslan Türkeş’in 27 Mayıs 1960 ihtilali ile birlikte Başbakanlık Müsteşarlığı görevini üstlenmesi Türkiye’de yeni bir dönemi başlatmıştır. DPT O’nun fikir öncülüğünde kurulmuş ve ülkemizde planlı dönem denilen yeni bir dönem başlamıştır.

Esasen Alparslan Türkeş demek bir bakıma da plan ve program demektir. İlmi zihniyetin ve teknik gelişmenin her zaman ve her konuda temel kabul edilmesi demektir. O kalkınmanın maddi temeli olarak hep bu iki hususu işaret etmiştir. Daha sonra ise tarihin ortaya koyduğu milli hedefler istikametinde Türk Milleti’nin ekonomik, sosyal, kültürel yönden yeniden teşkilatlanması gerekecektir.

 

Köycülük İlkesi ve Tarım Kentleri

“Prensip olarak kalkınmanın büyük merkezlerden başlatılması bugüne kadar iş başında bulunan iktidarların işledikleri feci hatalardan birisidir. Kalkınmanın büyük merkezlerden çevreye doğru değil, çevreden başlatılarak büyük merkezlere doğru yürütülmesi lazımdır”

“Anadolu’yu ele almak ve köylüyü kalkındırmak için bütün imkanları seferber etmek tek çıkar yoldur”

Yazımızın başından bu yana ana hatları ile özetlemeye çalıştığımız, Türk tarihindeki gelişmelerin, tecrübelerin ve ilmin ortaya koyduğu bu tespit, Alparslan Türkeş tarafından böyle ifade edilmiştir. Bu tesbitle birlikte “Türkiye’nin Kalkınma Yolu 9 Işık Doktrini”nin bir ilkesini de “Köycülük” ilkesi oluşturmuştur.

Alparslan Türkeş’e göre, Türk Milleti’nin kalkınması, sanayileşme ile birlikte ve aynı zamanlı olarak köylünün kalkınmasını temin etmek ve bilgi toplumu seviyesini yakalamakla mümkün olabilir. O; “Köylü olmakla insanlıktan çıkmamışlar ya! Onların da insanca şaşamak, refah içinde mutlu olarak yaşamak hakkıdır”, “Biz, köylünün kalkınması için “Köy Reformu” yapacağız” demiş, tarımdaki tarihi gelişme sürecini, temel problemleri çağın ve ilmin ışığında yeniden tahlil ederek, köye ve tarıma yönelik bakışını “Köylücülük” ilkesi adı altında sistemleştirmiştir.

Köy Reformu, Tarım Kentleri modeli ile gerçekleştirilecektir. tarım Kentleri projesi ile iki köklü devrim birden gerçekleşmiş olacaktır. Bunlardan birisi sosyal, ikincisi ise ekonomik köy kalkınmasıdır.

O’na göre, “Köylü özü ve sözü ile sapmalar göstermeyen, fakat daima ihmal gören Türk insanıdır. Yolsuz, ışıksız, susuz, okulsuz, hastanesiz, doktorsuz, kültür ve sanat faaliyetlerinden habersiz, hepsinden önemlisi fakirlik içinde yaşayan köylü, insan haysiyet ve onuru içinde yaşamıyor demektir” Bu durumu ortadan kaldırmanın tek yolu, daha 1923’te Atatürk’ün işaret ettiği gibi, köylerimizi, ilmi metodlarla yapılacak iyi bir araştırma ve etüd sonucu seçilecek Tarım Merkezi Köy’ler-Tarım Kentleri etrafında yeniden teşkilatlandırmaktan geçer. Devlet, Merkez Köy olarak seçilen bu yerleşim birimine, yol, su elektirk, telefon, kanalizasyon gibi her türlü alt yapı yatırımlarını okul, hastane, Adalet ve kamu hizmetini yürüten diğer kurumları, bunların yanında sosyal ve kültürel faaliyetlerin yoğunlaşabileceği tesisleri götürmelidir. Nihayet bu Merkez Köy’lerde atölye, fabrika, banka sigorta ve diğer ekonomik kurumlar ile sanayi tesislerinin kurulması teşvik edilmelidir. Böylece Merkez-Cazibe Köyü kentleşecek, tarım kenti halini alacak, şehirdeki yaşam ne ise köydeki o olacaktır. Bu tarım kenti aynı zamada bir tarım sanayi kenti olacaktır.

“Köyün ekonomik kalkınmasının ikinci yönü ise Tarım Reformu’dur. Ve tarım reformu üç hareketten ibarettir. Toprak Reformu, Teknik ve Kredi reformu, Kooperatifler."

Tarım Kentleri ve sanayileşme projesi ile köy nüfusunun çok büyük bir kısmı sanayi ve hizmet sektörüne çekileceği için tarım üzerinde nüfus baskısı azalmış olacaktır. Ancak bu sayededir ki, sağlıklı bir Toprak Reformu uygulamasına kapı açılmış olacaktır. Nitekim kalkınma bir bütün olarak ele alınmadığı için 1973’te başlatılmak istenen Toprak Reformu uygulaması aradan geçen 25 senede hiçbir şey yapılamadan hayal kırıklığı olarak ortada kalmıştır. Ancak aşırı nüfus baskısından kurtarılmış bir tarım üzerinde kalıcı toprak düzenlemeleri yapmak mümkün olabilir. Ancak böyle yapılacak bir Toprak Reformu ile optimum verimi sağlayacak tarımsal işletme büyüklükleri tesis edilebilir, parçalanmış araziler bir daha parçalanmak mecburiyetinde kalmamak üzere toplulaştırılabilir.

Diğer taraftan Toprak Reformu ile ilmi esaslara göre Arazi Kullanım Planları yapılarak, toprağın, tarıma, hayvancılığa, ormancılığa, sanayie, turizme ve yerleşim yerlerine yönelik, kullanımı düzenlenmiş olacaktır. Yine Toprak Reformu ile topraktan azami ekonomik verimi ve geliri elde etmek üzere toprağın korunması ve geliştirilmesine yönelik yatırımlar süratle yapılacak, arazi Kullanım Kabiliyet Sınıflarının tesbiti ile demokratik üretim planlaması gerçekleştirilecektir.

“Tarım Reformu ikinci hareket olarak Teknik ve Kredi Reformunu kapsar. Teknik bilgi ile donatılmamış, modern araç ve gereçlere sahip olmayan, para ve kredi bulamayan köylü, köylülükten kurtulup üretici, tarım işletmecisi konumuna yükselemez. “Toprağı işletebilmek için teknik bilgi, makine, tohum, gübre ve nihayet paraya ihtiyaç vardır.”

Tarım işletmeciliğinde gerekli teknik bilgi, araç ve kredilerin, ülkemiz şartları dikkate alındığında, bir teşkilat eliyle sağlanmasından başka yolu yoktur. Yine üretilen tarım ürünlerinin değeri üzerinden Pazar bulabilmesi için üreticilerin teşkilatlanmış olması gerekir. Devlet yönetiminde ve uygulanan ekonomik politikalar üzerinde etkili olabilmenin yolu da yine teşkilatlanmış olmaktan geçer.

İşte bu teşkilat Tarım Reformu’nun üçüncü hareketi olan “Köy-Tarım Kooperatifi”dir.

 

SONUÇ

Alparslan Türkeş tarafından ortaya konulan çoğu fikir ve proje gibi köycülük ve tarım konusundaki düşünceleri de maalesef zamanında iyi anlaşılamamıştır. Hatta siyasi rekabet dolayısıyla diğer bir çok siyasi parti temsilcileri tarafından saptırılarak halka yanlış gösterilmiştir. Bir kısmı ise yanlış taklit etme suretiyle farklı algılamalara yol açmıştır.

Halbuki bugüne geldiğimizde Alparslan Türkeş tarafından ortaya konan her fikir ve projede olduğu gibi, Köycülük ilkesi ve Tarım Kentleri Projesi de şartların zorlaması ile olmazsa olmaz tarzında bir gereklilik olarak hükümetlerin karşısına çıkmaktadır.

Ancak fikir ve projelerin doğruluğunu kabul etmek kadar, onlara uygun doğru plan ve programların aynı zamada doğru ve bütüncül olarak uygulanması önemlidir. Doğru plan ve programlar hazırlanmaz, onları yıllarca takip ve tatbik edecek ehliyetli bir ülkücüler kadrosu olmazsa her türlü çalışmada olduğu gibi tarımsal çalışmalar da verimsiz kalır.

Bu ileri boyutu da düşünüp hazırlayan Alparslan Türkeş için ölümünün birinci yıl dönümünde Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın diyor, sonsuz şükran ve minnet duygularımla aziz ruhu önünde saygıyla eğiliyorum.