VASAT KÜLTÜR İLE BİLGİ
ÇAĞI YAKALANAMAZ
 

Enis ÖKSÜZ* 

Vasat insan aklının kuracağı hayallerin bile, yetişemeyeceği kadar hızla çoğalan bilginin kontrol altına alınabilmesi, takip edilebilmesi ve yararlanmak suretiyle yeni bilgilerin üretilebilmesi çağımızın en dikkat çekici gerçeği olmuştur. Bu gerçeğin ekonomik, sosyal ve kültürel sahada önceki dönemlere göre, çok daha hızlı değişmelere sebep olduğu ve olacağı görülmektedir.

İnsan ve toplum bu değişmelere uyamaz ise, geride kalmaya veya eskimiş sayılmaya mecbur ve mahkum olmuş demektir. Hüküm: "SİZ ARTIK ÇOK ESKİLERDE KALMIŞSINIZ. ESKİMİŞ BİRİSİNİZ" İfadesi ile karşımıza çıkabilecektir. O halde asıl mesele; milli ve manevi kimliklerin vazgeçilmez unsurlarını koruyarak, gelecek ile ilgili yapıların aynı zamanda yönlendirilebilir olması için gayret sarfetmek ve başarılı olabilmektir. Değişirken gelişmek, gelişirken değişmek devam edeceğine göre şahıs olarak ve toplum olarak hedeflerimizin doğru belirlenmesi şarttır.

Birikim ve bilginin zamanında doğru kullanılarak ileriye ait stratejik planlamaların ve yönetim etkinliklerinin öne çıkması, bilgi toplumu ve bilgi çağı kavramlarının yaygın şekilde kullanılmasında çok önemli faktörler olmuştur. Küçük, orta veya büyük, bütün şirket, kamu kuruluş ve devlet yönetimlerine kadar her faaliyet alanında "Stratejik planlama ve yönetim bilgi sistemleri" uygulamak mümkündür. Her birimin kendine özgü özelliklerinin iyi bilinmesi ve sistem içinde değerlendirilmesi yenilikçilik, verimlilik ve devamlılık için çok önemlidir. Eskimemek veya yenilenerek ayakta kalabilmek için de bunların hepsinin "Bilgisayar Temelli" olması kaçınılmaz hale gelmiştir (1).

Konu ile ilgili olarak "Bilgi teknolojisi terimi; bilginin toplanması, işlenmesi ve dağıtılmasında kullanılan teknolojileri ifade eder. Bilgi sektörünün ürünü olan mallar arasında bilgisayarlar, iletişim cihazları, büro ve işyeri araçları, ölçü ve kontrol araçları, robotlar, bilgisayar kontrollü makineler, basın ve basılmış yayınlar, elektronik haberleşme, reklam, yazılım geliştirme, eğitim hizmetleri, kütüphanecilik, danışmanlık ve araştırma - geliştirme faaliyetleri ... yer almaktadır (2).

"Ne kadar kültür varsa, o kadar ahlak vardır; ne daha az ne de daha fazla... Her kültür kendi öz standartlarına sahiptir ve bunların geçerliliği onunla başlar ve onunla biter."(3) diyen Spengler, Batı'nın çöküşünü, daha önceki filozofların cesaret bularak söyleyemediği bir şekilde açık, açık ifade ediyor ve çöküşü islama yıkmıyordu. Spenglerin Batısı, içten gelen bir kopuşla çöküyordu.(4)

Spengler, "insanlığın genel bir ahlakı yoktur",(5) derken de genel bir kültür, genel bir müzik, genel bir sanat anlayışının da olamayacağını belirtiyor ve aydınlanmacı düşüncenin evrensel yasalarını da böylelikle eleştiriyordu. Biz bu makalede, elbette ki, Spengler'in görüşlerini uzun uzadıya tartışacak durumda değiliz. Bizim ifade etmek istediğimiz husus, Aydınlanmacı söylemini evrensel ahlak ve evrensel kültür anlayışına, küreselleşme söyleminin liberalleşme ve kültür arasındaki ilişkiden ortaya çıkan "vasatlaşma"(6) yı eleştiriye açmaktır. Bir zamanlar evrensel kültür karşısında eziklik duyan kültürler (bir kısım kültürler, modern düşüncenin eleştiriye açılmasıyla, kısmen bu ezikliği yenmiş görünmektedir) şimdi de kitle kültürünün yaygınlaşmasıyla, kendi öz benliğini yitirme korkusunu taşımaktadırlar ki, bu da haklı bir korkudur. Bir dönemler modernleşme sürecini yaşamaya destek olacak şekilde, evrensel kültür anlayışını benimseme çabalarına karşı, günümüzün kültürel çabaları, daha sahih ve orjinal olanı inşa etmeye yöneliktir. Aydınlanmacı geleneğe bağlı Batılı düşünce, evrensel olamadıkları için farklı kültürleri dışlarken; vasatı temsil ettikleri için de kendine dahil etmek istemez. Bugün, siyasi kararlar doğrultusunda çifte standart diye isimlendirilen tutumun sosyo-psikolojik izahını da bu anlayış içinde aramak gerekir.

Bir kültür ne zaman ve hangi şartlarda evrensellik dayatmalarına maruz kalmaz veya vasatı aşar hale gelir? Bu sorunun cevabı, bizim kültür tezlerimizden biri olarak öne süreceğimiz gibi, kültür ve iktidar arasındaki ilişkiye dayalıdır. Kültür, kendi iktidarını kurabilmeli, kendi iktidarını yaşayacak duruma gelmelidir.

Sosyolojik anlamda, kültür alanının üç boyutundan bahsedilir: Bunlar; sanat, yaşamakta olan küttür ve bilgidir.(7) Küttür, değişen özelliklerine göre tanımlandığı takdirde ise, yazılı kültür, şifahi kültür (geleneksel kültür) medya kültürü, popüler kültür, kitle kültürü (tüketim kültürü), standartlaşma (küresel kültür veya televizyonlaşmış kültür) gibi ayırımlara gidilebilir. Bu tür kültür ayırımlarından, kitle kültürü, televizyonlaşmış kültür veya popüler kültür tanımlarının hepsi kültürün vasatlaşmasına ilişkindir. Bizim vasatlık olarak kullandığımız tabir, sosyolojik anlamda, tek boyutlu ve taklitçi insan tipini üreten bir kültürel anlayışı beraberinde getirir. Erkal 'ın ifadesiyle, kitle iletişim araçlarıyla gelen bu kültür Batı ve bilhassa ABD'nin artan tesiri altında, milli kültür kalıbından uzaklaştırılarak kitle kültürünün taklitçi ve tek boyutlu insanı hafine getirmesi ile alakalıdır.(8) Toffler’in üçüncü dalga diye nitelendirdiği safha, ulaşım ve haberleşmeye yeni bir açı getirirken, sanayi toplumunun yerleşmiş fikir ve inançları arasındaki kültür savaşlarına dikkat çeker.(9)

Gerek sosyolojik açıklamalar, gerek felsefi yaklaşımlar ve fütürolojik tahminler, kültür savaşlarına veya kültür için mücadele ya da müdahalelerin gerekliliğine işaret etmektir. Çağımız, bir çok bilim adamının tanımlamaya çalıştığı şekilde “enformasyon toplumu” veya “bilgi toplumu” (10) olma özelliklerini taşımaktadır. Giderek artan haberleşme ağı, yaygın iletişim teknolojileri, bilgisayar ağları, internet şebekeleri, enformasyon toplumu olmanın işaretlerini taşımaktadır. Biz, kültürle ilişkilendirmek ve kültürdeki vasatlaşmayı aşabilmek için, bilginin bir araç olarak nasıl kullanılması gerektiğini tartışacak ve bilgi toplumu olma özelliği üzerinde duracağız. Bilgi toplumuyla bizim kastetmek istediğimiz, Dura’nın fikrine katılarak (11) “bilgiye ulaşma ve ona katkıda bulunma anlamında çok, toplumların bir gelişme safhası olarak bilgiyi ele alıp incelemektir. Bilgiye erişme ve onu kullanmanın zaten bu evrim safhasının bir neticesi olduğu açıktır.” Bu düşünceyi müteakip, bilginin kültür ile ilişkisinde, bilginin ferdileşmesi olarak gördüğümüz, işi ehline verme (meritokrasi) süresi işletilecek, bürokratik yığılma azaltılacak ve işteki verimlilik sağlanmış olacaktır.

Bugün, Batı'da bilgi düzleminde bir kriz yaşanmaktadır. Bu krizin temel sebepleri, Davutoğlu'nun belirlediği şekilde şöyle sıralanabilir: Birinci, Batı bilimi objektivitesini ve ortak kriterler geliştirebilme iddiasını kendi kendine yok etmiştir. İkincisi, postmodern epistemolojik teori içi ve teoriler arası gerçeklik arasındaki çelişkiler yoluyla artık herkesin aynı anda empoze edebilecekleri bir bilginin varlığının tartışma içine girmesidir. Bu da tarihçi görüşçülere ciddi bir darbe indirmiştir. Üçüncüsü, 1950'lerden sonraki Katolik Kilisesi içindeki ve diğer dinlerdeki reform çabaları, metafizik bilgi kaynaklarına yeniden yönelişi ortaya çıkarmıştır. Bilgi alanındaki bu çöküş, sadece Marksist paradigmanın değil, liberalizmin de söz konusu edildiği bir çöküştür.(12) Bilgi düzleminde bu tarz bir kriz, bilgi epistemolojisi ile alakalıdır. Batılı bilgi biçimleri, dünyevileşmeyi ortaya çıkarıyordu. Gelenek; yani din, dünyevi bir hal alıyordu. Bilgi krizinin temelinde yatan sebep de, geleneğin/kültürün/dinin dünyevileşmesiydi. Aslında, Batılı Milletler 18. Yüzyıldan itibaren dünyaya hakim olmak için, tarihte her zaman kullanılan klasik hakimiyet araçları olarak bilinen silah ve ekonomik gücün yanı sıra aynı zamanda kültürü de önemli bir iktidar aracı olarak kullandılar, diğer toplumlar karşısında kendi üstünlüklerini de bu yolla temin etmeye çalıştılar.

İnsanlar tabiatları gereği, ihtiyaçları karşılamak, varlıklarını devam ettirmek ve refah içinde yaşamak için araçlar kullanarak çeşitli maddi ve manevi ürünleri meydana getirmek zorundadırlar. insanların meydana getirdikleri bu varlıkların tümü aynı zamanda birer kültür unsurudur. İnsanlar kültürü meydana getirmek bakımından hem kültürün hakimi hem de mahkumu durumundadırlar. Çünkü toplumlar yeni kültürü üretmek bakımından kültüre hakim olma konumunda olmalarına rağmen, söz konusu kültürü meydana getirmek için aynı zamanda daha önce sahip oldukları araçlara, tecrübelere, maddi-manevi değer yargı-larına ve bilgilere göre hareket etmek zorundadırlar.

Çağı yakalama ve kimliğini koruyarak gelişebilme konusunda, Japonya, İsrail, Almanya en iyi örnekler olarak gösterilebilmektedir. Hem çağdaş medeniyeti yakalayıp, insanlarının zihnini yenilik ve geliştirme heyecanı ile doldurabilmişler, hem de milli dil, din, ahlak, güzel sanatlar, edebiyat, örf ve adetler, hukuk, siyasi yapı, ekonomik ilişkiler, eğitim sistemleri, folklor gibi insanları bir arada bulunduklarında mutlu eden kültürel unsurların, kimlik krizine yol açmadan yaşanması için olağanüstü gayret sarf etmişlerdir. "Taklitçi ve güdümlü" bir kültür programının yozlaştırıcı, yabancılaştırıcı ve tahrip edici felaketlerinden de uzak kalabilmişlerdir. Demek ki, maddi medeniyetlerin taklidi geliştirilmesi, özümsenmesi ile manevi kültürün korunarak ve kendisine mahsus bir hayat tarzının yaşanması mümkündür. Toplum planında inanış, düşünüş, hissediş, ve davranış şekilleri maddi ve manevi unsurlarıyla hususi bir yapı, bir hayat tarzı olarak istikrarlı tekamül için, güçlü olabilmek için mümkün ve yararlı olmaktadır.

Kültür elbette sadece fertlerle sınırlı bir ameliye değildir. Çünkü işbirliği ile üretilmiştir; işbirliği ile yaşanır. Bundan dolayı sosyaldir; ferdi değildir. Kültür sosyal olma bakımından insanların belli değerler, sanatlar ve üretim biçimleri etrafında toparlanmalarına, bir birlik oluşturmalarına ve gelecekle ilgili ortak tavırlar almalarına sebep olur. Bu bakımdan insanların çeşitli şekillerde birbirlerinden ayrılmaları ve toplum olmalarının gerisinde yatan saiklerin başında kültür gelmektedir. İnsanların tarihi bakımdan çeşitli şekillerde farklı toplumlar olarak ayrımlaşması ilk etapta biyolojik bağlarla ilişkili bir durum olarak görülmesine rağmen, aslında toplumların oluşumu sosyolojik bakımdan dikkatli bir şekilde incelendiğinde durumun böyle olmadığı bir hakikattir. Çünkü, ekonomik, dini, siyasi, coğrafi ve çeşitli ilişkiler insanların ırki bakımdan birbirleri ile karışmalarına ve biyolojik bağlara o kadar fazla önem vermemelerine sebep olmuştur. Bundan dolayı insanların toplum içinde örgütlenmelerini ve toplumlar olarak ayrımlaşmalarını, çeşitli şekillerde müşahhaslaşan ortaklık sonucunda sahip oldukları ortak kültürel değerlere bağlamak lazımdır.

İnsanların belli bir kültür etrafında öbekleşmeleri tarih içerisinde farklı şekiller almıştır. Öyle zamanlar olmuştur ki, mitolojik kahramanların, insanların vicdanlarında oluşturdukları imaj onların birlikteliklerinin temeli olmuştur. Bu tip toplumlar, kültürlerinin ana unsuru olarak mitlerle, zamanla belli bir ailenin kutsallığı etrafında toparlanan toplumlar oluşmuştur. Romalılar, Makedonya Krallıkları böyledir. Bazen kutsal kabul edilen bir nehrin veya daha başka coğrafi bir alanın çevresinde insanlar öbeklenmiş ve bir toplum oluşturmuştur. Hitit toplumu bunun tipik bir örneğidir. Çünkü burada insanları bir arada tutan ve onları bir birlik oluşturmaya iten güç İndus nehridir. Daha başka zamanlarda, dini bir otorite çerçevesinde insanlar toplanmışlar ve dini otorite onların bir toplum olmasını sağlamıştır. Farklı diller ve lehçeler toplum içerisinde konuşulmakla beraber maşeri ruh, dini değerler etrafında şekillenmiştir. Ortaçağ Hıristiyan toplumları ve İslam toplumları buna örnektir. Bu gibi durumlarda bir toplumda iki ana kültür kütlesinin birlikte varolduklarını müşahade etmekteyiz. Birincisi, idari otoriteye göre şekillenmiş olan siyasi kültür, ikincisi ise, tabanda yer alan halk kütlelerinin yaşadıkları kültürdür. Halk aynı zamanda iki kültürü birlikte yaşamaktaydı. Batı'da da aynı durum söz konusuydu. İslam toplumlarında Osmanlı Devletine mensubiyet kültürü ile tabandaki Türk Kültürü, Arap Kültürü ve sair halkların kültürleri bir arada farklı sosyal birliktelikler çerçevesinde yaşanmaktaydı. Batı'da da aynı durum söz konusuydu. Tavanda kutsal Roma-Germen kültürü, tabanda ise ona mensup olmakla birlikte çeşitli halkların kültürleri canlı bir şekilde yaşanmaktaydı.

Ortaçağın sonlarından itibaren Batı'da imparatorlukların siyasi vesayeti altında bulunan halklar, siyasi kültür ile halk kültürünü birleştirme eğilimi içerisine girdiler. Bu eğilim büyük siyasi ve dini çalkantıların yaşanmasına sebep oldu. Sonuçta siyasi kültürle, tabanda yaşanan halk kültürlerinin birleştirilmesi sonucunda milli kültürler meydana geldi. Bu durum, insanlık tarihinin daha önce yaşamadığı ve karşılaşmadığı bir durumdu. Belli bir kültür çevresinde toplanan halklar, lisani, dini, coğrafi, iktisadi, siyasi, tarihi bakımdan müşterek tarafları olan halklardı. bir milli kültür etrafında toplanan ve siyasileşen halklar hayatlarını mensup oldukları milli topluma göre yeniden tanımladılar. Geleceklerini milli toplumun başarılarına göre ayarladılar. Böylece, milli sanayi, milli kalkınma, milli eğitim ve milli devlet kavramları gelişti. Dolayısı ile milli devlet çatısı altında siyasileşen halkların oluşturduğu ortak kültür de milli kültür olarak belirlendi. Dikkat edilirse, burada yine ırki bağdan ziyade, üzerinde durduğumuz şekilde birlikte bulunmanın gereği olarak üretilen ve kendisine bağlanılan ortak değerler çerçevesinde bir kültür meydana getirilmiştir.

Günümüzde sosyal bilimler ,interdisipliner bir biçimde, kültürü artık tali bir konu olarak değil, asli bir konu olarak ele alıp, incelemektedir. Sanayi toplumunun pek de önem vermediği şekilde, sanayi-sonrası toplum, postmodern düşüncenin de etkisiyle kültür ve insan üzerine vurgusunu daha geniş tutmaktadır.

Günümüzde kültür çalışmaları siyasi ve entellektüel gündemi belirleyici bir rol oynamaktadır Neo-Marksizm, Marksist görüşte yer almayan kültür teorisini oluşturmaya çalışırken, postmodernizm, feminizm... gibi yeni görüşler de kendi işlerinde kültürü yeniden tanımlama ve yeniden inşa etmektedir. Bilgi toplumu denilen süreç de yeni kültür inşalarının yapılmasına imkan vermektedir.

20. yüzyıla kadar kültür, sosyal olay ve olgular çerçevesinde değerlendirilirken, günümüzde, fertlerin varolma savaşımı ve güven duygularını tesis ve temin eden bir kimliğe bürünmüştür. Kabul edilen gerçek, insanın varoluşunun kültür ile mümkün olmasıdır. Böyle olmasının sebepleri ayrı bir konunun başlığını tesis edecek kadar geniştir. Ancak, en azından şu söylenebilir: Bugün dünya, geçen yüzyılın aksine daha hareketlidir. Hareketlilik hem fiziki hem de sosyaldir. Farklı kültürler bir arada yaşamakta ya da en azından kitle iletişim araçları vasıtasıyla farklı kültürler tanınmaktadır. Böylece küreselleşme sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyo-kültürel bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Peki öyleyse nasıl bir kültür tarifi, bizi bilgi toplumu olmaya hazır hale getirecektir?

Bugün Batı'da yeni-sol, kültürü bir pratik olarak görürken, yeni-sağ kültürün ilklerine (orjinal, kutsal metinlere) dönmek istemektedir.(13) Durkheim ve Parsonsb'dan yola çıkarak kültür tanımını yapanlar ise, kültürü farklılaşmış bir sistem olarak görmeye çalışırlar. Bizim toplumumuz için kültür tarifinde, gerekli olan evrensel yasalar altında kalıp boğulmamak ve sosyo-kültürel küreselleşme ile gelen vasat kültüre teslim olmamaktır. Bunun üstesinden gelmek demek, kültürü yaşayan bir pratik olmak şeklinde tarif etmekten ziyade, siyasi ve entellektüel bir çaba ile tarif edebilmek demektir. Bu noktada ihtiyaç duyulan, Foucaultcu anlamda "özgül entellektüeller" (11) dir. Ya da yerel entellektüellerdir. Çünkü, onlar asla evrensel kurallardan hareket etmeyecek ve bilginin dolaşımını sağlayacak olanlardır.

Sosyal değişmelerin ekonomik, politik, biyolojik, teknik, tabiat olayları,... ve kültürel birçok sebeplerle bağlantılı olduğu bilinen bir gerçektir. İnsanın tabiata hakim olma mücadelesinin hız kazandığı, özellikle sanayi çağının ve teknolojik keşiflerin süratle geliştiği dönemler insanlar arasında açılan gelir ve sosyal mesafelerin kolayca fark edildiği, endişe ve, ümitlerin giderek çoğalan kargaşaya sebebiyet verdiği ve insanoğlunu yeni tedbirler almaya sevk ettiği ortamlar veya iklimler yaratmıştır. Toplumların varlık ve ilerlemesi için çok lüzumlu olan sosyal ve siyasi istikrar, tehlikeye düşmüştür. Bunların ekonomik ve kültürel gelişmelere de tesir etmesi çok yönlü değişme problemlerini ve çözüm yollarını da arayıp bulmayı gerekli kılmıştır. Yeni doğan meslek çeşitleri ile eski meslekler ve kaybolmaya yüz tutan meslek çeşitleri sosyal grupların menfaatlerinin birlikte ele alınmasını ve kültürel birlik ve bütünlüğün de korunmasının zaruret olduğunu ortaya çıkarmıştır. Sonuç olarak sanayileşme, önemli buhranların doğmasına sebep olurken, aynı zamanda, buhranların çözümü için gerekli olan finansmanı fazlası ile sağlamış ve servete dayalı büyümenin, zenginleşmenin, bilginin, verimliliğin, rekabet... ve yönetimin önemini daha iyi kavramamızın kolaylaşmasını sağlamıştır. Sosyal tabakalar ve gruplar arası doğan siyasi mücadeleler, kültürel unsurlar arasındaki gevşeyen ve geciken uyum bozulmaları, iktisadi büyümedeki istikrarsızlıklar gibi, toplumun geleceği ile ilgili yaşanmış müşterek tecrübeler, hatırlanacak olursa, çok daha hızlı değişmelerin yaşanacağı bilgi çağının en önemli konusu herhalde "kültürel birlik" veya "birlik şuuru" meselesi olarak bizleri meşgul edecektir. Çünkü değişmeler karşısında en son tepki veren ve uyumda geciken saha kültürel saha olmaktadır. Kültürel açık ise, istikrarlı gelişmeyi engelleyici ciddi bir faktördür. Toplumun kendini en az buhran ile ilerletmesi ve kimliğini koruyarak yaşayabilmesi, aynı zamanda, başka toplumların sömürüsünden kendini kurtarabilmesi, hatta ölü milletler alemine intikal etmemesi için, milli kültürünü koruyarak yaşaması şarttır. Milliyetçilik bu bakımdan milli kültürün ruhudur. Bu sebeple bilgi çağı devletin yanında, mesleki kuruluşlarla birlikte gönüllü kuruluşların da önemini arttırmaktadır.

Kültürün, bilgiyi yayabilmeleri için, ortak bir dile ihtiyaç vardır. Sadece içinde bulunulan kültürle değil, çevre ile münasebetlerinde kurulması gerekir. Çünkü bilgi dolaşıma tabi olduğu müddetçe bir güç sembolü haline gelir. Bugün Türk Dünyasında yaşanan meselelerden biri de alfabe yönünden bir istikrar sağlanamamış olunmasıdır. Türk Dünyası ile müşterek bir alfabe belirlenmesi konusunda dört farklı görüş ortaya atılmış bulunmaktadır:

- Orhun Yenisey alfabesinde birleşilmesi,

- Arap alfabesinde birleşilmesi,

- Kiril alfabesinde birleşilmesi,

- Latin alfabesinde birleşilmesidir.

Ortak bir dil teşkili için Türk Cumhuriyetleri Eğitim Bakanları Mayıs 92 de toplanmış ve konuyu müzakere etmişlerdir. (15) Türk Devlet ve Toplulukları dostluk, kardeşlik ve işbirliği kurultayı tavsiye kararları da bu konuda ALFABE birliği ve zamanla gelişerek büyüyecek Türkçe üzerinde durmaktadır. Ancak, tahrip edilen beyinler ve köleci kültürel taassuplar dolayısıyla henüz başarı sağlanamamıştır. Halen yeryüzünde sadece Türk Milletinin birden çok alfabesi vardır.

Türk kültüründe vasatı aşmak, yerel entellektüellerin ortaya koymuş oldukları proje, plan çerçevesinde desteklenmesiyle ve ortak bir bilgi dilinin genişletilmesiyle gerçekleşecek gibi görünmektedir. Hangi kültür olursa olsun, onun siyasi tavrında, yerel entellektüelini destekleme külfetine yer verilmelidir. Aksi takdirde, kültür emperyalizmi denen ve eski devirlere ait bir söylemmiş gibi görünen, aslında hiç de değişmeyen bir siyasetin altında ezilmeye mahkum kültürler ortaya çıkacaktır. Genel siyasi tavır, böyle bir bilincin farkında olarak; kültürü korumak ve geliştirmek için kendi yerel entellektüelini destekleme durumundadır. Bugün dünya üzerinde gelişmiş ülkelerin ya da bilgi toplumu safhasına ulaşmış toplumların, izlemiş oldukları politikaların asli unsuru, kendi yerel entellektüeline sahip çıkmaları üzerine temellenmiştir.

Çünkü entellektüeller, çoğu zaman devrimci önderliğe katkıda bulundukları gibi, geleceği geçmişe uygun hale getirme ve gelecekte geçmişi yeniden üretme işlevini de yerine getirirler.(16) Onların bu çok yönlü düşünme biçimleri, bir kültürün gelişmesi ve yaygın hale gelmesi için gerekli olduğu gibi, aynı zamanda zarurettir. Allah'ın verdiği kabiliyetleri bilgi ile birleştirerek, icat edebilmek, üretebilmek, kontrol ve hükmedebilmek... verimliliği azamileştirmek için de yerli ve milli aydınlara ihtiyaç artmaktadır.

Milli kültürümüzün, başka kültürlerle etkileşimi sonucunda, bir çok şey verilmekte ve alınmaktadır. Farklı kültürler karşısında, özellikle yeni yetişen nesillerin kültür şokuna uğramasına ve kimlik bunalımına düşmesine mani olunacak, kaliteli ve ihtiyaca cevap veren eserler yazılmasına yönelik, milli kültür değerlerinin millete aşılanmasını sağlayacak gayret ve faaliyetler çoğaltılmalıdır.

Konu ile ilgili kısa bazı tespitler yapmak suretiyle, çözüm bekleyen ve alınması gereken tedbirleri daha anlaşılır hale getirmek için, belki aşağıdaki bilgiler faydalı bir ön çalışmanın da başlangıcı olabilir.

“Bilgi çağını yakalamanın yolu, her alanda ilmi metodolojiye sahip, iyi yetişmiş bir meritokrasi ordusu ile mümkündür. Ülkemizin, henüz altmış civarında bulunan ve kitle eğilimini hedefleyen bir üniversite anlayışı ile bilgi çağını yakalaması son derece güçleş-mektedir. Bu gerçeği, 36 ülke arasındaki bir karşılaştırma ile daha yakından görebiliriz: Yirmibeş yaş üstü nüfusun üç buçuk yıllık ortalama öğrenim süresi bakımından ülkemiz sondan üçüncü; Bilimsel ve Teknolojik Araştırma ve Geliştirme faaliyetleri için harcamaları Gayri Safi Yurt İçi Hasılaya (GSYH) olan %0.33'lük oranı ile sondan altıncı; keza, iktisadi faal on bin nüfus başına toplam 7 Ar-Ge personeli ile sondan dördüncü; dünya fen bilimleri literatürüne katkısı ile sondan yedincidir. Yine tespitlere göre, TUBİTAK'ın 1964-1991 yılları arasında desteklemiş olduğu kurum dışı Ar-ge, faaliyetleri sonucunda alınan toplam patent sayısı sekiz olup, bunların hiçbirinin ticaret uygulaması yoktur. Keza, EUREKA şemsiyesi altında yürütülen proje sayısı 522, bunlardan Türkiye'nin katıldığı proje ise sadece 6'dır. Yine aynı şekilde bilimsel nitelikte olup COST kapsamında ele alınan toplam 55 proje sayısı içinde Türkiye'nin 15 yıllık sürede (1971-1986) katılarak bitirdiği proje sayısı ise 6'dır. En kesin belgelere göre, evrensel bilime katkısı açısından ülkemiz halen dünyada 40. Sıradadır.1991 İnsan Gelişme Raporuna göre, Türkiye'nin endeksi 0.694, sırası da 160 ülke arasında 70 inci idi. Bu sıralamada, ABD 7, Yunanistan 24, Hongong 25, Güney Kore 35, Singapur 37, Malezya 52, Taylanda ise 66. Basamaktır.

Görülüyor ki, Pasifik kuşağı ülkeleri, bilgi çağında gerçeği kavrayarak, ön sıraları işgal etmektedirler. Bu Dört Kaplan'a son yıllarda Tayvan ve Malezya'da ki büyük çoğunluğu müslüman olan bir ülkedir -katılmış bulunmaktadır. Ülkemizin, yeni kurulan 21 üniversite ve iki İleri teknoloji Enstitüsü karşısında, G. Kore'nin 256 üniversite ve 21 Araştırma Enstitüsü ve bunlara bağlı teknoparklar ve teknoloji üreten kuluçka merkezleri, bilgi çağını gerçekçi doğrultuda kavradığını bize göstermektedir. Gebze ve Buca' da açılan iki ileri teknoloji enstitüsüne karşılık - ki henüz kuruluş safhasındadırlar - ABD'de bunun sayısı yüzün üstündedir."(17)

Sonuç olarak "Bilgi toplumu olma yolunda yürütülen çalışmaların ve politikaların parça, parça uygulanmaya konulması yerine; çok yönlü, tutarlı ve sürekli bir şekilde uygulanması gereklidir. Bilgi toplumuna geçiş için kalıplaşmış yapılar bırakılarak, çok yönlü bir "YENİLENME STRATEJİSİ" süratle uygulanmaya konulmalıdır(18). Zamandan, emekten ve paradan tasarruf sağlamak esas prensip sayılmak suretiyle inşa edilen yeni düşünce ve geliştirici insan tipini, harekete geçirdiğimiz gün bilgi çağını yakalamış olacağız. Sanayi çağını kaçırdık bari, bilgi çağını yakalamak için kaybedecek zamanımızın ve boşa harcayacak kaynağımızın olmadığını bilmek gerçeğini unutmayalım. 

 

DİPNOTLAR 

    1. Hasan Çoban; Bilgi Toplumuna Planlı Geçiş, İnkılap Kitabevi, Ankara 1977, s.4.
    2. Aynı Eser, s.15.
    3. Oswald Spengler; Batı'nın çöküşü 1, Türkçesi: Giovanni Scognamillo, Dergah Yayınları, Batı Düşüncesi,1978, İstanbul, s.271.
    4. Thierry Hentsch; Hayati Doğu, Batı'nın Akdenizli Doğu'ya Politik Bakışı, Çev. Aysel Bora, Metis Yayınları, İstanbul,1996, s.212.
    5. Spengler; a.g.e; s:271.
    6. Ben Agger; Culturat Studies as Critical Theory, The Falmer Press, London,1992, ss 4-7.
    7. Mustafa E.Erkat; Sosyoloji (Toplumbilimi), 8. Baskı, Der Yayınları, İstanbul,1997, s.l37.
    8. Mustafa E.Erkal; iktisadi Kalkınmanın Kültür Temelleri, 4. Baskı, Türk Dünyası araştırmaları Vakfı, İstanbul,1994, s.157.
    9. Alvin Toffler; Üçüncü dalga, Türkçesi: Ati Seden, Altın Kitaplar, İstanbul; 1981.
    10. "Bilgi Toplumu" ve Enformasyon Toplumu" kavramlarının açıklanması için bkz. Cihan Dura; Bilgi Toplumu, Kültür Bakanlığı/1224, Bilim ve Teknoloji/3, Ankara, 1990. İletişim Devriminin sosyal sonuçları hakkında öteden beri önemli çalışmalar yapılmaktadır. Bu ülkede bilginin sosyo-ekonomik konumunu belirlemeye yönelik çalışmalar 'Johoka Shakai' (Bilgi Toplumu) yaklaşımı adıyla anılır. Bu anlayışın önde gelen isimlerinden biri,1981'de "Sanayi-Sonrası Toplum Olarak Bilgi Toplumu" adlı bir kitap yayınlayan Yoneji Masuda'dır. Belirsiz bulduğu sanayi-sonrası toplum terimi yerine bilgi toplumu (Enformasyon Toplumu) terimini kullanan Masuda'ya göre bir toplumun belirli bir yapıdan başka bir yapıya geçişinden söz edilebilmesi için, kendisinin sosyal teknoloji adını verdiği bir teknoloji boyutunda, bir teknoloji değişikliği meydana gelmelidir.
    11. Cihan Dura; a.g.e, s.3.
    12. Ahmet Davutoğlu; "Kriz İçindeki Batı", Tarihin Sonu mu? (İçinde), Francis Fukuyama, Türkçesi, Yusuf Kaplan, Red Yayıncılık, Kayseri, s.122.
    13. Agger; a.g.e., s. 8.
    14. Madan Sarup; Post Yapısalcılık ve Postmodernizm, Türkçesi: A. Baki Güçlü, Ark Yayınevi, Ankara,1995, s. 94.
    15. Sabahattin Zaim; Türk ve İslam Dünyasının Yeniden Yapılanması, Yeni Asya Yayınları, İstanbul,1993, s. 52-53.
    16. Alvin W. Goutdner; Entellektüelin Geleceği, Çevirenler, Ahmet Özden-Nuray Tunalı, Eti Yayınları, İstanbul,1993, s.78.
    17. Orhan Türkdoğan; Bilgi Çağının Neresindeyiz, (Türk Yurdu Dergisi) Mart-1995, Ankara, s.5.
    18. Hasan Çoban, a.g.e., s. 204.