TARİH PERSPEKTİFİNDE ALPARSLAN TÜRKEŞ 

Yılmaz ÖZTUNA*  

Önümüzde açılan 21. asırda Cumhuriyet dönemi Türkiye tarihinde birinci derecede etkin politika ve fikir adamları arasında Alparslan Türkeş için de pek çok monografi yazılacaktır. Tarihçiler, çeşitli açılardan Türkeş’i inceleyecekler. Türk tarihi içindeki yerini belirtmeye çalışacaklar.

Türkeş’le 1951 yılı yazında tanıştım. Bir cumartesi gününün öğle vakti idi. Nihal Atsız, İsmail Hami Danişmend’in Hilton’un karşısındaki Doğu Palas’ın 2. katında bulunan, Danişmend’in 4. eşi Hüsniye (Doğan) Hanım’ın dairesine, yanında yağız bir subayla girdi. Alparslan Türkeş diyerek takdim etti. Türkeş, topuk vurarak ellerimizi sıktı. Rütbesi binbaşı ve yakası nefti (piyade) idi (o sırada Harp Akademisi’nde okuyormuş).

Türkeş aydın, çok okuyan, Türk tarihini ve edebiyatını bilen, politikaya yetenekli bir kurmaydı. Az konuşuyor, çok dinliyordu. Derinlemesine zeka sahibi olduğu anlaşılıyordu. Nazik ve çok terbiyeliydi. Ama milliyetçi akımda Atsız’ın, İsmet Tümtürk’ün, Danişmend’in sözlerinin geçtiği bir dönemdi. Türkeş’in bu akımda ön plana çıkacağının bir emaresini müşahade etmediğimi söyleyebilirim.

l960 Mayısına kadar... O tarihte adını yalnız bütün Türkiye değil, dünya duydu. İhtilali, sadece Menderes ve ekibini yok etmek ateşiyle yanan, İsmet İnönü’den başka hiç bir devlet adamını beğenmeyen bir cuntanın tekelinde bulundurmamak için, kendi kafasında bir kaç arkadaşıyla harekete katıldığını söylüyordu.

Türkeş’le her konuda her şeyi konuşmuşumdur. 27 Mayıs’tan çok az bahsettik. Zira 27 Mayıs hareketinin Türk devletinin başına sadece uzayıp giden bir gaile açacağını, Moskova’ya bağlı komünizmi yeşerteceği, milleti kuyruklar ve kuyruk olmayanlar şeklinde ikiye böleceği kesin kanaatinde idim. Bu kanaatimi hiç değiştirmedim. Türkeş, meşru iktidarın gaflet gösterip bu hareketi önleyemediğini (bu noktada haklı idi), katılmayan kurmayların ordudan atıldığını söylüyordu.

Hindistan sürgününden dönen Türkeş’in, Türk milliyetçilerini, artık fikir bazında değil de politik bazda teşkilatlandırmaya başladığını duyduk. O dönemde Türkeş’le nadiren görüşmüşümdür. Ben İstanbul’da, O Ankara’da idi. Ben, Türk milliyetçilerinin Adalet Partisi’nde bir ağırlığı olması gerektiğini savunuyordum. İdeolojik parti ile değil, kitle partisi ile politika yapılabileceğini söylüyordum. İdeoloji partilerinin sürekli muhalefette kalacakları fikrinde idim (buna rağmen Türkeş, Milliyetçi Cephe koalisyonlarına partisini iştirak ettirmeye muvaffak oldu).

Nihayet Türkeş, Ülkü Ocakları’nı kurdu. Milli denen eğitim sistemimizin daha çok komünist ve komünizan, Türk askerini arkasından vuran tipler yetiştirdiği bir dönemde, milli şuura sahip yüz binlerce genç yetiştirdiği gerçektir. Doğrusu İstanbul salonlarında fikir münakaşası yapan biz salon milliyetçilerinin tasavvur dahi edemediğimizi gerçekleştirmişti.

 

Bu gençlik, Türkiye’nin altı Sovyet cumhuriyetine bölünüp Moskova’ya bağlanmasına razı olmadığı için l980 öncesinde 5.000 şehit verdi. Sonra l2 Eylül kafasından birde komünistlerle eşit muameleye maruz kaldı. Yalnız Türkeş’in beş yıla yakın tutuklu bulunması, hiç bir zaman hazmedilmesi mümkün olmayan bir milli ayıptır.

Türkeş nasıl bir Türk milliyetçisi idi? Siyasi akımların gerisinde yatan ve onları oluşturan bütün fikir hareketleri, zaman boyutunda çok dalgalı nüanslar oluşturarak ilerlerler. Tek tip bir demokrasi, bir din, bir rejim olmadığı gibi tek tip bir milliyetçilik de yoktur. Ben l5 çeşit Türk milliyetçiliği sayabilirim. Bugün bile tek tip bir Türk milliyetçiliği yoktur.

Alparslan Bey, aşikardır ki Nihal Atsız’ın bir tilmizidir. Çok genelleştirmek gerekirse Atsız’ın, Gökalp ile Türkeş arasında bir köprü olduğunu söyleyebilirim. Ancak 3 dönemde 3 ayrı Ziya Gökalp olduğu gibi, en az 2 dönemde 2 ayrı Atsız vardır. Türk milliyetçiliği tarihini derinden bilenler bu akımın içinde bulunanlar, bu ayırımı kolaylıkla yapabilirler.

Türkeş, birinci dönem Atsız’ı tarafından yetiştirilmiş bir milliyetçi idi. Bu dönem milliyetçilikte Atatürk çok ağırlıklıdır (bu ağırlık bugün de mevcuttur, fakat artık başka unsurlar da vardır). Atatürk’ün işaret ettiği (Orta Asya) fikir bazında Turancı bir milliyetçiliktir. Ekonomiden pek anlamayan ve ekonominin ağırlığını pek bilmeyen, bilse bile pas geçen bir dönemdir. Zira o yıllarda hem sosyalist, hem sosyal adaletçi, hem tamamen liberal (Danişmend bu sonuncular arasında idi) ekonomik görüşte olanlar vardı. Ve bu husus, aralarında hiç bir ciddi münakaşa unsuru değildi. Asıl mücadele, zaman, zaman kavga ve dargınlık, fikir bazında idi. Türkiye demokrasiye çok az adapte olabilmişti.

Osmanlı da pas geçiliyordu. O devrin milliyetçileri, Osmanlı kültürü ile yetişmiş, o kültürü yutmuş kişilerdi. Sonraki yıllardaki kopmuş kuşakların büyük bir kültür buhranı oluşturacağını söylüyorlardı ama, galiba oluşumun çok vahametli çizgilere gidebileceğini de ummuyorlardı.

Ben, çocuk yaşımdan beri Türk milliyetçiliğini Yahya Kemal’ın anladığı gibi anlamışımdır. Bu çizgiden hiç ayrılmadım. Bu, Osmanlı kültürü ve tarihi ağırlıklı, ama Orta Asya kökenimizi ve Turan’ı reddetmeyen, Türk kavimleri arasında dayanışmaya taraftar, ekonomide liberal, demokrasi dışı rejimlerden nefret eden, tabiatıyla şiddetle antikomünist, Atatürk’ü en büyük Türk milliyetçisi ve milli kahraman gören, Batı kültürüne çok açık, her şeyin temelinde milli mutluluğu ve maddi kalkınmayı gören bir milliyetçilik anlayışıdır.

Bu, Atsız milliyetçiliği değildir. Atsız milliyetçiliğinin romantizminden mahrumdur. Ancak estetik çizgisi en yüksektedir. Ben 1951’den ölümüne kadar Atsız’ın en yakın arkadaşı idim. Bu çok derin bir şahsi dostluktu. Atsız milliyetçiliğinden hiç etkilenmedim.

Ama 1950’lerde ikinci dönem Atsız milliyetçiliği başladı. Bunu pek az kişi fark etmiştir. Fikir akımları, dönemlerini temsil etmeye mecburdurlar. Dünya ve ülke şartları fikirlerde yenilikler oluşturur.

Atsız’da Osmanlı’ya dönüş, bir ölçüde ağırlık kazanmaya başladı. Ancak Atsız bütün şöhretini, çok sağlam şekilde, ilk döneminde yapmıştır. Ondaki yeni eğilimler, bir çoğumuz tarafından fark edilmedi bile...

Türkeş, birinci dönem Atsız tilmizi olarak başladığı politikaya, milliyetçi görüşe sürekli yeni unsurlar getirerek devam etti. Atsız’dan koptuğu veya Atsız’a eklediği taraflar açıktır. Başta, Atsız’ın epey pas geçtiği din unsuru, İslam gelir.

Gökalp felsefesinde Türk milliyetçiliğinin üç temel unsurundan biri kabul edilen İslam, 1918-39 dünyasının şartları içinde, Atsız sisteminde epey şeffaflaşmıştır. Sonra mübalağa edilmiş, Türk-İslam sentezi denmiştir. Bu bir fuzuli slogandır ki milliyetçiliğe soğuk bakanlarca epey sömürülmüştür. Şu bakımdan fuzulidir ki, İslam, zaten Türk milliyetçiliğinin ayrılmaz bir unsurudur. Türk milliyetçiliğinin içindedir. Ayrıca belirtilmeye ihtiyacı olmayacağı aşikardır.

Türkeş, merkez sağın ikiye bölünerek birbirine cephe almasından endişeli idi. İki parçayı yaklaştırmak için epey teşebbüste bulundu. Milliyetçi Hareket Partisi’ni de merkeze çekmek istediğini biliyorum. Demokrasi ve soygun düzeninden arınmış liberal ekonomiye gittikçe ağırlık veriyordu. Dış politikamız üzerinde de yeni ve sağlam görüşleri vardı. Bunları açıklamak, bu yazımın çerçevesini aşar.

Ama Türkeş’in Milliyetçi Hareket Partisi’nde epey radikal reformların eşiğinde ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin çok nazik bir döneminde öldüğünü belirtiyorum. Bilgi ve tecrübe hamulesi eşsiz bir çizgiye yükselmişti. Refah-Yol krizinin kapalı askeri müdahaleye zemin hazırladığı bir zamanda politika hayatımızdan çekilmesi, Türkiye için gerçek bir kayıp oldu.

Türkeş, silahlı kuvvetlerimizle samimi ve sürekli temas halinde idi. Türk devletinin hangi temellere oturduğunun kusursuz şuuru içindeydi. Türkiye’yi çok iyi tanıyor, şartlarını çok iyi biliyordu. Cumhurbaşkanı Demirel’le ilişkileri de çok sağlıklı idi. Demirel, Milliyetçi Cephe koalisyonlarında başbakan yardımcısı olan Türkeş’i sevmiş ve Türkeş’in devlet anlayışını takdir etmiştir. Bu koalisyonlarda Türkeş, diğer ortaklar gibi Adalet Partisi’ne çomak sokmayı aklından geçirmedi. Adalet Partisi’ne yardımcı oldu. Hiç şüphesiz Devleti algılayışı, partisinin haklı menfaatlerinin üzerinde idi.

1997 çizgisinde Türkeş, tavizsiz, tam bir demokrasi rejiminin Türkiye’nin kalkınmasında vazgeçilmez temel olduğunu, demokraside geciktiğimizi teşhis etmişti. Böyle bir demokrasi; bölücü ırkçılık, Atatürk düşmanı bir nesil yetiştirmek gibi Türkiye’de hiç bir zaman ve asla uygulanabilirliği bulunmayan heveslerden arınabildiğimiz ölçüde çabuk kurulacaktır.

İstisnasız her partide Türk milliyetçileri, hiç olmazsa Türk milliyetçiliği duygusuna hasım olmayanlar vardır. Partisiz büyük kitlelerde daha fazladır. Ancak liberal, tam bir demokrasiye inanmış, 21. asır dünya şartlarına uyumlu bir milliyetçi iktidarın oluşması için Türkeş, büyük adımlar attı. Söylemeye hacet bile yoktur ki bugün Türkiye’de ırkçılığa dayanan bir Türk milliyetçisi mevcut değildir. Kendisini Türk hisseden, Türkiye’de yaşamaktan mutlu, Türk dünyasının en büyük ve kudretli parçası bulunduğunun idrakinde, Türk’ün yücelmesini hedef alan herkes, Türk milliyetçisidir. Bir kültür milliyetçiliğidir ki, yabancı, hatta küçük kültürlere hasım değildir.

Türk milliyetçiliğinin duygu bazından tefekkür bazına, fikir akımına dönüşmesi l860’larda başlar. Gerek Sultan Abdülaziz (1861-1876), gerek yeğeni Sultan Abdülhamid (1876-1909), bu fikir akımını, temsil ettikleri devlete dost bir hareket olarak kabul ettiler. Ancak Türk milliyetçiliğinin Devlet rejimi şeklinde kabulü ve uygulanması yalnız iki dönemde gerçekleşti: 1913-18 İttihad ve Terakki ve 1920-38 Atatürk iktidarlarında...

İttihad ve Terakki’nin beceriksiz ve imparatorluğu yıkıma götüren politikasını Atatürk, çok iyi değerlendirdi. Bütün o felaketlerin içinde yaşadığı için, aynı hatalara düşmedi. 1918-1939 dünyasının adamı, çok büyük bir politikacısı ve reformcusu idi. Öyle bir dünyanın şartları içinde hareket etti.

19 Mayıs 1944’te Türk milliyetçiliği, ırkçılık ve turancılık yaftası altında mahkum edilmeye çalışıldı. Bu suretle Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Atatürk iktidarının temelini oluşturan tek fikir olan milliyetçilik reddedildi. Milliyetçiler; ikinci derecede, çağa uyumsuz, zeka seviyeleri düşük, kendilerini ön plana çıkartmanın hikmet-i hükümete aykırı bulunduğu bir vatandaş zümresi muamelesi gördü. Özel sektör de aynı tavrın içindeydi. Bu anlayış hala tamamen kırılmış değildir. Türk milliyetçiliğine karşı olanlar, Atatürk’ün milliyetçiliğini pas geçenler, Türk’e çok da inanmış kişiler, zümreler değillerdir. Sovyetler Birliği’nin ölümsüz olduğuna kani idiler. Geleceği görmekteki yetenekleri yok denecek kadar kısıtlı idi. Milliyetçiliğe karşı çıkarak, Türk devletine gerçekten hasım, Türk’ü sevmeyen veya Türk’ü önemsiz gören insanların, hatta nesillerin yetişmesi zeminini oluşturdular.

Türk denen bu millet, Alparslan Türkeş hakkındaki kesin hükmünü, onun cenazesinde belli etti...