TÜRKEŞ VE TÜRK KURULTAYI 

Dursun YILDIRIM*  

İnsanlık tarihi ve ulusların tarihi gözden geçirildiğinde gelecek yüz yıllar ve içinde yaşanılan zaman toplumların ve ulusların önüne, yollarını şaşırmamaları için karanlığı aydınlatan yön buldurucular çıkarır. Toplumlar ve uluslar, kendilerini yutmak isteyen karanlıkları onların yaydığı ışıklara bakarak ve bu ışıkları izleyerek yırtıp çıkarlar. Onlar, bir toplumun hafızası, ulusal bilinci, ulusal kimliği, tarihi birikimi, dünyayı algılama ölçütü, bilgeliği olma özellikleriyle tarih sahnesine çıkarlar. Bu insanlar uluslarının tarihini inşaa ederken, aynı zamanda kendi tarihlerini de yaratırlar. Böyle olmak, yaşamak ve eylemde bulunmak onların toplum ve ulusları için seçilmiş olmalarından kaynaklanan kaderleridir. Onlar, bu kaderleri ile doğar, yaşar ve fani varlıkları Hakka yürüse bile, toplumları veya ulusları varolduğu sürece manevi hayatlarını sürdürürler. Tarihimizde, ulusu için bu görevle seçilmiş yüksek değerlerimizi temsil eden ve hayata geçiren ışık insanlarımız vardır. Alparslan Türkeş, düşünce, ülkü ve devlet hayatımız açısından bu özellikleriyle tarihimizde yer alacak bir yön gösterici, bir ışık insandır.

Türkeş, ömrü boyunca, sanırım sağlığına da, bu uğurda aldırış etmeyen, kendisiyle özdeşleşen Türklük düşüncesiyle ışık olma sürecini önümüzdeki zamanlarda da koruyacaktır. O’ nunla, altmış beşte tanışmış ve bu ilişkimiz farklı konumlar içinde de olsa, sürmüştür. Birlikte çalışma ve gerçekleştirme imkanı yarattığı proje, Türkeş’in büyük Türk ulusuna armağan ettiği Türk Kurultayı projesidir. Bu projenin fikri mimarı ve öncüsüdür, O’nun eseridir. Büyük güçlüklerle karşılaşılmış olmasına bakmayarak bütün kapıları, bu tarihi buluşma için zorlamıştır. Dönemin devlet başkanı projeye sırtını dönmüştür. Şu anda devlet başkanlığı makamını temsilen Sn. Demirel de, elinden gelen yardımı yapmıştır. Proje, son derece olumsuz şartlar ve güçlükler içinde, O’nun desteği ile, Türkeş’in bize verdiği moral ve Türk Cumhuriyetleri yetkililerine bizzat yazmış olduğu mektup ile yola çıkılarak gerçekleştirilmiştir.

Yola çıkan heyet içinde, ben ve Ahmet Ercilasun daha önceleri de, gideceğimiz ülkeleri görmüştük. Ben, 1981’den beri zaman, zaman Türkiye-SSCB kültür mübadele programı çerçevesinde birkaç kez bu şansa sahip olmuştum. Ercilasun da öyle. Buna rağmen, doğrusu ne ile karşılaşacağımızı kestirmekte güçlük çektiğimizi söylemeliyim.

Evet, dünya her anlamda değişiyordu. Ama, dünya, eski Londra, Paris propagandalarını aratmayacak bir süreç ile çalkalanıyordu. Temcit pilavı gibi, neo-Osmanlıcılıktan tutun, Türkçülük/Turancılık senaryoları batı tezgahlarında dokunup yeniden sahneye sürülüyor ve dehşet tabloları çizilerek beyinler yıkanıyordu. Ve hiç şüphesiz, bu tablolar, bilinçli bir biçimde, henüz doğmuş yeni Türk Cumhuriyetlerinin boğazlanmasına dönük psikolojik zeminler yaratma hedefine dayalıydı. Bu zemine malzeme olacak gelişmeler de, aynı odaklar tarafından yeni Türk Cumhuriyetlerinde kışkırtılmaktaydı. Türkeş, bu tehlikeleri çok iyi gördü ve değerlendirdi. Bir takım çevrelerin dünya Türklüğü içindeki mitosunu, kendi oyunlarında kullanmalarına fırsat vermedi. O, efsanesi ile Sovyet sisteminin örmüş olduğu demir duvarları, çöküşten çok önceleri eritmiş, çoktan Sibirya'nın, Ural’ın, Kafkasya’nın, Türkistan’ın derinliklerinde tarihi yürüyüşüne geçmişti. Doğrusu, o bölgelerde, bulunma fırsatı bulduğum zamanlar içinde, bu gerçeği yakalayabilme, görme şansım olmadı. Kimi kıpırtılar vardı ama, boyutlarını ve niteliklerini o günlerde kristalize olmuş biçimde ifade etmek aldatıcı olurdu. Doksanlı yıllar içinde bu bölgeler, görünenler ile görünmeyenlerin mücadele ettiği alanlar olma özelliğini korumaktaydı. Taşlar yerine oturmadığı gibi, korkular, endişeler, heyecanlar ve hamaset, tereddütler ve telaşlar yan yana yaşanmaktaydı.

Heyetimiz, kara, soğuğa aldırmadan, bir büyük projenin gönüllü erleri olarak yol tepiyordu. Ve ilk durağımızdan son durağımıza kadar, önümüzdeki kapılar, Türkeş mitosu ile birbir açılıyor, eski dostlarımız hemen devreye giriyor ve önümüzdeki güçlükler, çektiğimiz çileler aldığımız neticeler karşısında eriyor, yorgunluğumuzu unutuyorduk.

Türkeş, istisnasız her Türk Cumhuriyeti’nde, en üst makamda ve her makamda ve aydın çevrelerde Türklüğün tabii lideri ve başbuğu olarak ifade edilmekte ve saygı görmekteydi. Herkes, O’nun, tarihi misyonunun ve tarihi kaderinin farkındaydı.

Bir aya yakın bir çalışmayı tamamlayıp döndüğümüzde, tespitlerimizi kendisine aktardığımızda, tebessümle dinledi. Gelecekle ilgili düşüncelerini büyük bir şevkle bize anlattı. Süleyman Bey’in desteğine kıymet verdiğini, öbürüne aldırmadığını anlattı. Hızla hazırlık yapmamızı, iyi hazırlanmamızı istedi. Temaslarımızın sonuçları yetkilileri de, doğrusu yüreklendirmişti. Bu iş olacaksa, bu ilk buluşma iyi hazırlanmalıydı. Doğrusu, bütün işleri iç içe yürüterek çalışıyorduk. Her safhada Türkeş, çalışmalarımızı izliyor, yön gösteriyor ve hazırlıyor, bizlerle etap, etap çalışıyordu. Ankara’daki çalışmalarımızı tamamladık ve Türk Kurultayı için Antalya/Belek çalışmalarına geçtik.

Yirminci Yüzyılın sonunda tarihe yedi bağımsız Türk Cumhuriyeti ile yürüme sürecine giren büyük Türk ulusunun yeniden bireylerinin buluşma yeri olarak Belek, bu kutlu şölene hazırlandı. Bu şölen Türk'e yaraşır bir şölen olmalıydı ve tarih yeniden yazılmaya başlanır bir seciyeye sahip olmalıydı, öyle hazırlanmalıydı. Öyle hazırlandı ve öyle oldu. Özal bile, bu hazırlık karşısında tarihi inadından vazgeçmek, kararını değiştirmek ve bu büyük şölene katılmak mecburiyeti hissetti ve geldi katıldı.

O günü yaşayanlar, görenler ve dinleyenler çok iyi bilir ki, bu olay, Türk Kurultayı, bu anlayış ve bu zeminde ilktir. Kutlu hedefleri, kararları, etkileri olan bir kurultaydır. Türkeş, bu Kurultay’ın kurumlaşmaları ardından getirmesini hedefliyordu. Kurultay ise, bu kurumlaşmalar ile ilgili fikir alışverişi, proje üretme zemini olarak korunmalıydı. Ancak bunlar kadar önemli ve hayati gördüğü bir konu vardı. O da, uluslararası ilişkilerde, vazgeçilmezlik ilkelerinin bütün zeminlere kök salmasını, yerleştirilmesini sağlamaktı.

Türkeş, bunları şöyle sıralıyordu: 1. Mütekabiliyet ilkesi, 2. İç işlerine karışmama ilkesi, 3. Tarafların eşit şartlarda ve eşitlik içinde hareket etmesi, 4. Tarafların daima eşit haklara sahip olması. Bu formülasyon, tam bağımsızlık stratejisinin, insan ve ulus olmanın yeniden düzenlenmiş bir biçimiydi.

Türkeş, bu tarihten sonra, bana göre, günlük politikaların sığ ve düzeysiz tartışmalarından uzak durmaya eskisinden daha çok özen gösterdi. Türk ulusunun önüne konan tehlikelerin aşılmasına, Türk Cumhuriyetlerinin ayakta durmasına en üst düzeyde katkıda bulunmaya zamanını ayırdı. Artık, o dostları ve karşıtları arasında, düşünce ve siyaset sahnesinde haklılığını tarih önünde kanıtlamış olmanın huzuru içinde yürüyor ve ulusu ile kendi arasında, tüm Türk dünyasında büyük bir sevgi bağının kurulduğunu görüyordu. Kendisi gitmeden efsanesinin delip geçtiği demir duvarlar olmaksızın, Ata yurdunun bozkırlarında dolaştı, tarihimizi yaratanların yattığı aziz toprakları gezdi gördü. 

Türk kurultayı, bu açıdan, onun gözünde daha da önem kazandı. Tüm arzusu, bu kurultayı her yıl bir Türk Cumhuriyeti topraklarında gerçekleştirmek idi. Bu yolda çok çaba göstermiş ve pek çok girişimde bulunmuştur. Amacı, iki asra yakın bir zamandan beri, bilinçli ve amaçlı bir biçimde parçalanmış, küçük, küçük kimliklere bölünmüş ve birbirinden ayrıştırılıp uzaklaştırılmış büyük Türk ulusunun bireylerini her yıl bu kurultaylarla bir araya getirmek, sevgi ve kardeşlik bağlarını güçlendirmek, birlikte düşünmeyi, birlikte çalışmayı ve hareket etmeyi, bilim ve teknoloji üreten en eşit ülkeler haline gelmek ve dünya barışına, insanlığın refahına katkıda bulunmak idi diye düşünüyorum.

Bana sorarsanız, Türk Kurultayı, ilkeleri ve hedefleriyle, tasarlanmış zeminleri ve özellikleriyle, Türk Cumhuriyetlerinin ortaklaşa sahip çıkması gereken bir büyük proje, bir büyük eserdir. Bu eserin işlevleri işler durumda tutulduğu, özellikleri yitirilmeden korunduğu taktirde, bundan tüm Türkler ve geleceğimiz istifade edecektir. Özellikle kurumlaşma hedefleri etap, etap gerçekleştirilmelidir ve bu yönde çaba gösterilmelidir. Türk Kurultayı, günlük siyasi hesaplar ve tutumlar dışında görülmeli, tüm partilerimiz,tüm Türk Cumhuriyetleri, onu bir fikir şöleni, proje üretim zemini, birliktelik alanlarını genişletme platformu olarak görmeli ve gelişmesine katkıda bulunmalıdır. Bu açıdan, Türkeş’in hayatımıza kazandırdığı bu büyük eseri korumalıyız, geliştirmeliyiz; ulus ve devletler olarak gerçek hedeflerine eriştirmeliyiz. Onu, sadece bir gösteri alanı gibi görmek ve o ölçekte anlamak, Türklüğün geleceği ile ilgili fazla bir endişemiz olmadığını akla getirecektir ki, bunu kimseye yakıştıramam.

Türk dünyasından, Türk Kurultayı’nı hayata geçirerek, Türklük ile özdeşleşerek bir Türkeş geçti. Fani Türkeş, bu ulus için aynı görevleri yüklenmişler gibi Hakka yürüdü gitti. Ama, o düşünceleri ve temsil ettiği ülkü, özdeşleştiği Türk ulusu ile gelecek yüzyıllar içinde de yaşayacak ve Türk Kurultayı ile her zaman anılacaktır. O ilk kez, tarihimizde bütün Türkleri, bir şölende, bir fikir ve kardeşlik şöleninde buluşturan, görüştüren devlet adamı olarak anılacaktır. Bu, onun Tanrının ve Türk tarihinin kendisine biçtiği kaderiydi. Görevini kusursuz biçimde yerine getirmiştir, diyebilirim. Eksikler varsa, onları tamamlamak, projeyi hedefine ulaştırmak arkada kalanlara, bu ulusa hizmet sorumluluğu yüklenenlere düşer.